menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

HAK ETMEDEN

76 0
12.08.2026

“Bu kahveyi hak ettim.” Yoğun bir günün ardından söylenmiş sıradan bir cümle. İnsan kahvesini önüne koyar ve kendine küçük bir ödül verir. Garip olan kahveyi içmesi değil, onu içmeden önce hak etmiş olması gerektiğini düşünmesidir.

Dinlenirken de benzer bir dil kullanıyoruz. “Bunca işten sonra biraz keyif yapmayı hak ettim.” Bir yolculuk planlarken, kendimize bir şey alırken, hatta hiçbir şey yapmamaya karar verdiğimizde bile görünmez bir makamdan onay ister gibi davranıyoruz. Sanki bazı güzel şeyler doğrudan yaşanamaz; önce karşılıklarının ödenmesi gerekir.

“Çok çalıştı, sonuna kadar hak etti” deriz. “Daha fazlasını hak ediyor.” Birinin başına kötü bir şey geldiğinde “Bunu hiç hak etmedi” diye düşünürüz. Yardım söz konusu olduğunda ise aynı kelime daha sert bir tona bürünür: Kimin yardımı hak ettiği, kimin kendi hatalarının sonucunu yaşadığı konuşulur.

Demek ki hak etmek, yalnızca emeği takdir eden masum bir ifade değildir. İnsanlarla hayatın imkanları arasına koyduğumuz ölçülerden biridir. Kimin ne kadar çalıştığını, fedakarlık yaptığını, sabrettiğini, doğru davrandığını tartar; sonra para, saygı, dinlenme, yardım, hatta kimi zaman şefkat üzerinde sessiz bir dağıtım yaparız.

Bu düşüncenin nerede başladığını kesin olarak söylemek güç. Çocuklukta kurulan basit ilişkiler ilk örneklerinden biri olabilir: Ödev bittikten sonra oyun, yemek bittikten sonra tatlı, görev tamamlandıktan sonra ödül. Bunların eğitim açısından anlaşılır nedenleri vardır. Yine de zihne güçlü bir sıra yerleşir: Önce yükümlülük, sonra haz; önce görev, sonra izin. Yıllar geçer, ödevi kontrol eden kimse kalmaz. Fakat insan aynı denetimi kendi içinde sürdürebilir. Hiçbir şey yapmadan otururken duyduğu huzursuzluk, dinlenmeye ihtiyacı olmamasından değildir; dinlenmeye yetecek kadar yorulup yorulmadığından emin olamamasındandır. Beden dur derken zihnin hala gerekçe araması biraz da bununla ilgilidir. Buraya kadar mesele kişisel görünüyor. Oysa “hak etmek” fikri, toplumun başarıyı ve başarısızlığı açıklama biçiminin de merkezinde duruyor.

Emek ile başarı arasında gerçek bir bağ var. Çalışmak, öğrenmek, ısrar etmek, vazgeçmemek sonuçları değiştirebilir. Fakat çoğu zaman bu doğru önermeden daha geniş bir sonuca geçiyoruz: Başarılı olanın bulunduğu yeri bütünüyle hak ettiğini, başarısız olanın ise yeterince istemediğini varsayıyoruz.

Tam burada hayatın eşitsiz başlangıçları bulanıklaşıyor. Aynı emeği veren iki insan aynı yere varmıyor. Aynı hatayı yapan iki kişi aynı bedeli ödemiyor. Birinin ailesinden devraldığı imkan, diğerinin yıllarca ulaşmaya çalıştığı bir başlangıç noktası olabiliyor. Eğitim, yaşanılan çevre, tanışılan insanlar, güvenli bir çocukluk, doğru zamanda karşılaşılan bir fırsat ya da yalnızca talih; kişisel başarı diye........

© Günışığı Gazetesi