BİR İNSANI YENİDEN TANIMAYA CESARETİMİZ VAR MI?
Bir insan hakkında hüküm vermek ne kadar kolay. Birkaç cümle dinliyor, geçmişinden birkaç olay öğreniyor, sonra adının yanına bir sıfat iliştiriyoruz. Başarısız, günahkâr, güvenilmez… Bazen de tam tersini yapıyoruz: Bilge, kusursuz, ermiş… Ardından o sıfatın arkasındaki insanı görme zahmetinden kurtuluyoruz.
Peki ya insan, hakkında bildiğimiz hikâyeden daha fazlasıysa?
Kasım ayında okurlarla buluşacak romanı Ermişin Kızı adlı kitabının sayfaları arasında ilerlerken en çok bu soru üzerinde durdum. Çünkü romanda bir kız babasını arıyor; fakat bulmayı umduğu adamın önünde, başkalarının yıllar boyunca anlattığı birbirinden farklı hikâyeler duruyor. Birinin öfkeyle hatırladığı, diğerinin özlemle beklediği, çevresindekilerin ise bambaşka bir kimlikle tanıdığı bir adam…
Liverpool’da büyüyen Eliza’nın hayatında babasının adı vardır, kendisi yoktur. Çocukluğunda açılan bu boşluk, yetişkin olduğunda da kapanmaz. Annesinin anlattıkları, anneannesinin itirazları, evin içinde söylenen ve söylenmeden bırakılan sözler arasında kendi cevabını arar. Sonunda İstanbul’a gelir. Babası Kaan’ı, kendi gözleriyle tanımak ister.
Bu isteği önemsiyorum. Başkalarının hükmüne razı olmak yerine, bilmenin sorumluluğunu üstleniyor Eliza. Üstelik göreceği insanın kendisini üzebileceğini de göze alıyor. Sevdiklerimizin gerçeğini öğrenmek, her zaman bizi rahatlatmaz. Bazen yıllardır özlediğimiz yüzle karşılaşmak, sorularımızı çoğaltır.
Kitap, bu karşılaşmanın çevresinde insanın değişme ihtimalini tartışmaya açıyor. Kaan’ın geçmişinde kumarın, hırsın, kaçışın ve incitilmiş insanların izleri var. İstanbul’da ise ona “ermiş” diyenler bulunuyor. İşte kitabın adı........
