ABD, Rusya’nın içine çekildiği tuzak ve bataktan kaçınabilir mi?
“Saldıran iki taraf olarak Rusya ile ABD’nin bilmesi gereken şey, savaş sadece ordular tarafından yürütülüp yönetilmez, esas güç devletin elinde ve idaresinde olduğudur…”
ABD ile AB arasındaki stratejik çıkar ayrılıkları gözle görülür bir hal almakta. Atlantik ittifakının faydasını sorgulayan sorular çoğalıyor. En yakın müttefikleri sayılan ABD, tek başına karar aldığında buna karşı nasıl tutum alınmalı ve hangi adımlar atılmalı sorusu kafaları kurcalıyor. İsrail’in savaş politikasının Avrupa’dan nasıl görüldüğü; Amerika’nın dünyadaki hâkimiyetini kayıp mı yoksa tahkim mi etmekte olduğu sorularının yanıtı gündemdeki yerini koruyor. 2014-2019 yılları arasında Belçika başbakanı olarak görev yapan Charles Yves Jean Ghislaine Michel’in söyleşisinde çokça merak edilen bu soruların yanıtını bulup okumak, önemli bir ayrıcalık sayılıyor. Kendisi 2019’dan 2024’e kadar Avrupa Konseyi’nin başkanlığını yapmış bir yetkin politikacı olarak biliniyor. Londra merkezli El Mecelle muhabiri Ahmed Mahir, bu söyleşiyi derginin 28 Mart 2026 tarihli nüshasında yayınladı; uzunca özetini okuyucuyla paylaşıyorum: ULUSLARARASI KURALLAR İHLAL EDİLMİŞ; ATLANTİK İTTİFAKI SON BULMUŞTUR! “Maalesef, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşı öncesinde Avrupa Birliği’nin (AB) görüşü alınmamış; AB ise olaylara seyirci kalmıştır. Pek üzücü bir durum! Ne yazık ki Avrupa dâhil hepimiz bu kararın neticelerine katlanmaktayız. Daha fazla tedirginlik veren şey ise Körfez’dekiler ile bazı Arap ülkelerinin savaşın kötü sonuçlarına maruz kalmalarıdır. Hepsi de İran’ın hava (füze ve drone kabilinden) saldırılarının hedefi oldular. Bu noktada AB olarak bize düşen, bahsedilen ülkelerle siyasi bir koordinasyon halinde birlikte hareket etmemizdir. Sadece lafta değil, somut pratikte de bunu hayata geçirmemizdir. Bu noktada AB yetkililerini mevcut jeopolitik durumun gereklerini kararlı biçimde yerine getirmeye çağırıyorum. Aynı husustaki kanaatim şu yöndedir: Körfez-Arap ülkeleriyle işbirliği yapıldığında, AB güvenilir iyi bir ortak ve müttefik olarak kendini ispatlayacaktır. Bunun da yolu aktif bir diplomasi ve siyaset yürütmektir. Birinci nokta budur. İkinci nokta ise İsrail ile ABD’nin gerçekleştirmeye çalıştıkları hedef meselesidir. Esasen son derece tuhaf ve aynı zamanda endişe verici bir durumla karşı karşıyayız; zira devletlerarası kurallar ihlal edilmektedir. Uluslararası alanda böyle bir askeri müdahalenin gerekçesi yoktur. AB olarak biz İran’ı (Körfez ve diğer komşu ülkelere saldırısından ötürü) açıkça kınıyoruz. Ayrıca on yıllar boyunca halkına reva gördüğü baskı, şiddet ve zulüm nedeniyle de mahkûm ediyoruz. Bölge çapında yol açtığı nefret, terör ve tehditlerin bölgedeki istikrarı nasıl bozduğunu da biliyor ve karşı çıkıyoruz. Ortadoğu bölgesi AB yönetiminin olaylara seyirci kalmasını değil, aktif diplomatik birliktelikler yoluyla devreye girmesini istemektedir. Etkin bir güç odağı olması hasebiyle de siyasi ve bilhassa iktisadi alanlarda ortaklıklar kurulmalıdır. Evet, meselenin askeri yanı vardır; ancak ekonomik yanı daha ağır basmaktadır ki, enerji kaynaklarının önemli bir kısmı Körfez çevresindedir. Savaş kararı vermemiş olanlar, onun yol açtığı zararın yükünü ve ceremesini çekmektedir. Bazı AB ülkeleri, ABD-İsrail’in başlattığı savaşa itiraz etmedikleri gibi, İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri müdahalesine de sessiz kalmakla büyük bir hata işliyorlar. Bu tür çifte standartlar asla makbul sayılamazlar. Kurallar hakkındaki birikimim ve başbakanlık süresindeki tecrübeme dayanarak ABD-İsrail askeri müdahalesini anlamaya çalışıyorum. Bu iki devlet bize haber vermeden savaşı başlattıklarında, nasıl oluyor da AB’den bir tepki gelmeyeceği beklentisi içinde girdiler? Malum, bu savaş kararının olumsuz neticeleri hem Körfez hem de dünya ekonomisine yansımış oldu. Buradan çıkardığım sonuç ise AB ile Körfez ülkeleri arasında sıkı ve güvenilir ilişkilerin kurulması gerekliliği olduğudur. İran rejimi hususunda safdil değilim; ancak bugün yaşananların sonuçlarını görebiliyorum. Söz gelimi mevcut durumda kazançlı çıkan Rusya olmuştur. Moskova giderek güçlenmektedir ki, bu da AB ve Ukrayna açısından kötü haber sayılır. İran ise direnebildiğini ve ayakta kalabildiğini gösterdi. Öyle ki Hürmüz Boğazını kapatmak suretiyle başta Körfez’deki komşuları olmak üzere dünyanın geri kalanını rehine alabilecek konuma geldi. Savaşan taraflar arasında geçici çözümler olsa bile dünyanın dev deniz nakliyat ve tanker şirketleri büyük sorunlarla (yüksek navlun ve sigorta ücretleri ile) karşı karşıya kalacaklar. Benzer şey enerji, ticaret ve yatırıma, mali piyasalara da yansıyacaktır. Buna karşılık önümüzdeki fırsatlardan biri siyasi ve arabuluculuk gibi uzlaşma kanallarını kullanmak suretiyle bu açmazdan bir an önce çıkmaktır. ABD’nin İran’a sunduğu 15 maddelik uzlaşma/anlaşma şartı noktasında Trump, umarım samimidir. Ne var ki böyle bir askeri müdahalenin gerçek hedefini ve fiili siyasetinin amacını hâlâ anlayabilmiş değilim. İran rejimini devirmek mi istiyor? Bu husus benim açımdan henüz açık olmadığı gibi endişe kaynağıdır da. Daha geniş açıdan bakmamamız gerekirse, şunu demek mümkün: Amerika’da meydana gelenler AB tarafından ciddiye alınmalıdır. Zira ABD müdahaleciliği stratejik bir fikriyatın çekirdeğidir. Bu nedenle ben, öteden beri Avrupa’nın (ekonomik gücüne ve 27 ülkeden oluşan dev gücüne dayanarak) stratejik bağımsızlığını savunagelenlerden oldum. Sadece bu sayede direnç ve nüfuzunu güçlendirmek mümkün olabilir. Aksi takdirde AB, ona buna uydu yahut tâbi olmaktan kurtulamaz. ABD de AB ile güçlü ve hakiki bir ortaklık istiyorsa,........
