menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump dönemi geçici mi?

43 0
17.05.2026

1980'lerin başında Ronald Reagan ve Margaret Thatcher'ın öncülük ettiği neoliberal dönüşüm, “Küreselleşme” adı altında ekonomi tarihinin en köklü ve belki de en riskli yeniden yapılanmalarından birini başlattı. "Küreselleşme herkese kazandıracak" vaadi doğrultusunda Batılı hükümetler ticaret engellerini indirdi, sermaye kontrollerini kaldırdı ve kurulu üretimi ucuz işgücüne sahip ülkelere taşımanın önünü açtı. O dönemin baskın görüşüne göre bu bir kayıp değil, akılcı bir iş bölümüydü: Batı tasarlayacak, geliştirecek, yönetecek, finanse edecek ve ürünü satacak; gelişmekte olan ülkeler de sadece üretecekti. Söylemeye gerek bile yok, oluşacak kârın aslan payı Batı’da, özellikle de New York ve Londra’daki finans merkezlerinde kalacaktı.

Ancak işin aslı, Batı’yı bu sürece iten temel neden kapitalizmin sıkışmışlığından ziyade, Batı’daki yüksek emekçi ücretleri yerine çok daha ucuzlarını koymak ve navlun giderlerinden tasarruf etmek amaçlı kontrolsüz bir kâr hırsıydı. Aynı dönemde Batı’da çevreci bilincin güçlenmesiyle üretim maliyetleri artarken, üretimi çevreyi hiç dikkate almak zorunda olmadıkları ülkelere taşımak son derece cazip hale geldi. 1990'lar ve 2000'lerin başında ABD ve Avrupa şirketleri, hissedar getirilerini maksimize etmek adına fabrikalarını Çin, Meksika ve Vietnam'a taşıdı. Bir Amerikalı işçiye saatte 20 dolar öderken aynı işi Çinli bir işçiye 1 doların altında yaptırabilmek, nakliye maliyetlerini bile anlamsız kılan bir kâr marjı yaratıyordu.

KÜRESELLEŞMENİN İFLASI

Bu süreç, 2001'de Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne kabulüyle geri dönülemez bir ivme kazandı. Batılı politika yapıcılar Çin'in sisteme entegrasyonunun onu liberalleştireceğini, orta sınıfının büyümesiyle demokratikleşeceğini öngörüyordu. Oysa gerçekleşen şey, ekonomistlerin "Çin Şoku" adını verdiği yıkımdı: Yalnızca 2000'li yıllarda ABD imalat sanayii yaklaşık 5 milyon iş kaybetti. Detroit'ten Pittsburgh'a uzanan sanayi kuşağı, fabrikalara kilit vurulan kasabaların yan yana sıralandığı dev bir "pas kuşağına" dönüştü.

Neoliberal küreselleşmenin yıkıcı sonuçlarından biri, üretimle birlikte "bilgi birikiminin" (know-how) de aşınması oldu. Bir fabrika kapandığında sadece makineler gitmez; yıllar içinde oluşmuş mühendislik kültürü, usta-çırak ilişkisi ve sorun çözme refleksi de yok olur. COVID-19 salgını sırasında yaşanan tedarik zinciri krizleri, yarı iletken kıtlığı ve tıbbi ekipman bağımlılığı bu kırılganlığı acı biçimde ortaya çıkardı. ABD bugün CHIPS Yasası gibi girişimler ve yüksek gümrük tarifeleriyle yeniden sanayi politikasına dönmeye çalışıyor ancak onlarca yılda eritilen üretim kapasitesini yeniden inşa etmek sanıldığından çok daha zor; çünkü Çin bu sürede sadece bir montaj üssü olarak kalmadı, üretim zincirinin en yüksek katma değerli halkalarına yerleşti.

ÇİN: DÜNYANIN MONTAJ HATTINDAN FAZLASI

Çin bugün küresel üretimin yaklaşık yüzde 30'unu tek başına gerçekleştiriyor; bu ABD'nin iki katı demek. Ancak asıl çarpıcı olan oran değil, derinlik. Çin'in üstünlüğü hammaddeden ileri teknolojiye, uzay istasyonundan günlük tekstile kadar kesintisiz uzanıyor. Goldman Sachs ve Citi Research gibi kurumlar, Çin'in ekonomik büyüklük açısından ABD'yi önümüzdeki on yılın ortasında geçeceğini hesaplıyor. Satın alma gücü paritesiyle (PPP) ise konu çoktan kapandı: 2025 projeksiyonlarına göre Çin'in GSYİH'sı 43,5 trilyon dolarken, ABD 31,8 trilyon dolarda........

© Gazete Pencere