menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ACININ DİLİ

12 0
07.10.2026

“Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.”

Seneca’nın bu sözü, acının tabiatını anlatmak için başlı başına yeterli aslında.

Gerçek acılar dilsizdir, ketumdur. İnsan acıyı yaşadığı anda onu dile, söze, yazıya dökemez. Acı önce insanın içinde kanar. Kor hâlinde yanar, inler. Sonra zaman geçer, ateş küle döner. İşte o zaman insan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya başlar.

Belki de bu yüzden en büyük acılar, yaşandığı sırada değil, yas süresinde yazılır. Acı iliklerde hissedilir, sonra dile yavaş yavaş gelir.

Çünkü acının kan hâlinde yazılması mümkün değildir. Kabul edilmesi, sindirilmesi gerekir; yavaş yavaş...

İnsan ancak biraz uzaklaştığında, yarasına bakabilecek hâle geldiğinde anlatabilir yaşadığını.

Hayatta bir de “lüks” dediğimiz hisler vardır. Estetik ve derin iletişim biçimleri, hakiki muhataplıklar, özdeğer, özsaygı, sevmek, sevilmek, güvenmek, güvenilmek… İnsan bunların peşine çoğu zaman hayatın daha temel meseleleri yoluna girdiğinde düşer.

Acıların da lüksü vardır belki.

Büyük acılar; savaşlar, afetler, felaketler, insanın çok mühim zannettiği şeylerin gerçek ehemmiyetini bir anda ortaya çıkarır. Dünya kan kaybederken kırgınlıklarımız, küskünlüklerimiz, mücadelelerimiz, gurur sızılarımız, hatta aşk acılarımız bile küçük bir kesiğe benzer.

İnsan o zaman kendi acısına başka türlü bakmaya başlar.

Öyle derin, öyle sessiz kırılmışızdır ki kırgınlık bile bizden kırılmıştır. Kırgınlık bile bize naz yapar; “Neden?” diye diye, kırgınlık bile nazlanır çoğu kez.

Kavgalara değil, öfkemize kırılmışızdır.

İnsan kendine kırılabilir mi?

Kırıldığında kendi yüzüne bakabilir mi?

Belki de insan, kendi yüzüne bakamayacak kadar kırgın olabilir.

Kırılmak, alınmak, utanmak… Bunların hepsi insanın içinde yaşadığı meselelerdir. Başkasına anlatılması kolay olmayan, insanın kendi içinde taşıdığı meseleler…........

© Gazete İpekyol