Ölünce değil, yaşarken ardında ne bırakıyorsun?
Hayatımız boyunca başarıyı ölçmeye çalışıyoruz.
Daha iyi bir üniversite, daha yüksek bir makam, daha büyük bir şirket, daha fazla servet, daha geniş bir etki alanı… Özgeçmişimizi güçlendirmek, görünür olmak ve iz bırakmak için yıllar harcıyoruz. Kariyer basamaklarını tırmandıkça doğru yolda olduğumuza inanıyoruz.
Oysa yaş ilerledikçe insan, gerçek bilançonun ne CV’sinde ne de banka hesabında saklı olduğunu fark ediyor.
Asıl soru çok daha yalın: Bugün hayatınız sona erse, insanlar hakkınızda ne yazardı?
Hangi görevlerde bulunduğunuzu mu?
Yoksa nasıl bir insan olduğunuzu mu?
Bu soruyu bana yıllardır hayranlıkla takip ettiğim bir İngiliz gazetecilik geleneği düşündürüyor: “obituary”.
Türkçeye çoğu zaman “vefat yazısı” diye çevriliyor. Bana göre bu eksik bir karşılık. Çünkü iyi bir obituary ölümü değil, hayatı anlatır. Bir insanın hangi makamlara geldiğini değil, neden hatırlandığını; hangi görevleri üstlendiğini değil, ardında nasıl bir iz bıraktığını ortaya koyar. Özgeçmişini değil, karakterini yazar.
Hayatı anlatan yazılar
Yıllardır The Times, The Daily Telegraph, Financial Times ve The Guardian gazetelerinin obituary sayfalarını büyük bir ilgiyle okurum. Bana göre bunlar gazeteciliğin en zarif ve en zor alanlarından biridir.
İlginç olan, bu yazıların çoğunun ölüm gerçekleştikten sonra alelacele yazılmamasıdır. Topluma, iş dünyasına, siyasete veya bilime önemli katkılar sunmuş insanlar için metinler çoğu zaman onlar hayattayken hazırlanır. Gazeteciler, tarihçiler ve yakın çalışma arkadaşları yıllarca araştırır, yazar ve arşivler. Günü geldiğinde yalnızca son bilgiler eklenir.
Bu bana her zaman çok medeni bir gelenek gibi geldi. Çünkü ölümün ilk saatlerinde duygular konuşur. Zaman geçtikçe ise hafıza, hakkaniyet ve ölçü devreye girer.
Belki de bu yüzden ben de uzun yıllardır gerçekten iz bıraktığına inandığım insanların ardından birkaç satır yazmayı kendime sessiz bir sorumluluk olarak görüyorum. Çünkü birkaç gün sonra geriye çoğu zaman aynı cümleler kalıyor:
“Başımız sağ olsun.”
“Mekânı cennet olsun.”
“Çok üzüldük.”
Oysa her insan bundan çok daha zengin bir hikâyeyi hak ediyor.
Deng Xiaoping’den öğrendiğim ders
Pekin’de diplomat olarak görev yaptığım yıllardı. Deng Xiaoping artık hayatının son dönemindeydi. Ölümünün birkaç gün içinde açıklanacağını öğrendim içeriden güçlü bir kaynaktan. Aynı günlerde Hong Kong’un Britanya’dan Çin’e devrine ilişkin hazırlıklar sürüyor, Pekin yönetiminin bu tarihî ana Deng hayattayken ulaşmayı arzuladığı değerlendiriliyordu.
Diplomattım ama gazetecilik merakımı hiç kaybetmedim. Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ı aradım.
“Deng Xiaoping’in ölümünü yakında açıklayacaklar. Yazıyı şimdiden hazırlayayım, dünyada herkesten önce yayınlayın.” dedim.
Günlerce çalıştım. Çocukluğunu, Fransa yıllarını, Mao ile........
