Eğitimin Sorunları
“Türkiye’de ölçme sistemi ile eğitim felsefesi arasındaki gerilim”
Eğitim fakültesine başlayalı birkaç gün olmuştu ya da olmamıştı. Eğitim felsefesi dersimizi okutan hocamız Prof. Dr. Muammer Muşta, biz genç öğretmen adaylarına bir soru sormuştu. Hepimiz çok gençtik ve tecrübesizdik. Soru ise şuydu:
Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir köye ilk kez gittiniz, oradaki köylü ile nasıl konuşursunuz?
Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir köye ilk kez gittiniz, oradaki köylü ile nasıl konuşursunuz?
Bizler hemen cevap vermeye koyulmuştuk. Genelde verdiğimiz cevapların çoğunluğunda şunu söylüyorduk: “O köylüye kendimizi yakın hissettirmek için o köylü gibi konuşuruz ya da onun hissiyatına uyan ve anlayacağı dilden konuşuruz,” diyorduk. Hoca, cevabı ile zihnimizin açılan ilk penceresinden adeta bizlere gülümsüyordu.
Hocamız bize şunu söylemişti: “Gençler, siz öğretmen olarak bir dil ve kültür taşıyıcısınız. Sizler İstanbul Türkçesi ile konuşmak zorundasınız.” Sonraları ben bu sözün ne anlama geldiğini anladım. Biz iyi bir dil kullanmadan Tanpınar’ı, Yunus’u, Nasreddin Hoca’yı ya da Sait Faik’i öğrencilerimize aktaramazdık.
Bu düşünce, o gün için sadece bir dil meselesi gibi görünse de aslında eğitim anlayışımızın temelini sorgulayan bir kapı aralıyordu. O zamanlar kendimizi test çözme memuru değil, öğrenmek için gelenlerin önünde bir rehber gibi görüyorduk. En azından muallim olmak hevesindeydik; öğretmen ya da hoca. Ya da dilin bütün güzelliklerinin taşıyıcısı olan bir münevver. Henüz Amerikanvari bir deyim gibi duran “öğret-men” değildik.
Bu bakış açısının ardından hocamızın dersindeki başka bir yönelim de dikkat çekiciydi. Çünkü eğitim yalnızca sınıf içi bir dil tartışmasından ibaret değildi; aynı zamanda düşünsel bir birikim meselesiydi.
Hocamızın sorusunun ardından her ay yenileyeceği kitap tavsiyesine sıra gelmişti. O kitap da S. Zweig’ın “Satranç” kitabı olmuştu. Ardından ise hocamız J. J. Rousseau’nun kitabını tavsiye etti. Kitap, çıktığım eğitim yolculuğunda beni çok etkilemişti.
Özellikle Rousseau’nun yaklaşımı, eğitim üzerine düşüncelerimi daha derin bir zemine taşıdı. Hele kitabın bir cümlesi vardı ki, eğitimciliğimin başat cümlelerinden biri oldu:
“Eğitimde zaman kazanmayı değil, zaman kaybetmeyi tercih ederim.”
“Eğitimde zaman kazanmayı değil, zaman kaybetmeyi tercih ederim.”
Bu cümle ile sürelerin ne kadar anlamsız ve sınavların hiçbir şeyi ölçemeyeceğini fark etmiştim. Olgunlaşmanın, sabrın, deneyimin, yaparak yaşayarak öğrenmenin asıl eğitim olduğunu hep düşündüm ve hissettim.
Bu........
