menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ulusalcılık Küreselleşmeye Mani Mi?

19 0
22.09.2026

Küresel Sistemin Yapısal Dönüşümü

Uluslararası sistemi anlamlandırmaya yönelik tartışmaların önemli bir bölümü küreselleşme ile ulusalcılığı, birbirinin karşıtı veya alternatifi olarak ele alır. Oysa içinde bulunduğumuz dönüşüm, ulusalcılığın küresel sistemin ihtiyaç duyduğu toplumsal zemini üretmesi üzerine kurgulanmaktadır.

Bu nedenle, günümüzde ulusal değerlerin yeniden güç kazanması ile küreselleşmenin derinleşmesini aynı anda gözlemlemek bir paradoks olarak görülmemelidir. Çünkü sistem açısından belirleyici olan ulusal kimliğin varlığı değil, bu kimliğin hangi aktörü güçlendirdiğidir. Devleti, egemenliği ve sınırları güçlendiren bir ulusalcılık küreselleşmenin önünde bariyer oluşturabilir. Buna karşılık, toplumu, bireyi ve devlet dışı kimlikleri güçlendiren bir ulusalcılık, küresel sistemin ihtiyaç duyduğu yeni toplumsal aktörlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. 

Yani devlet ile toplum arasındaki güç ve temsil ilişkisi ile ulusun yeniden tanımlanması, içinde bulunduğumuz dönemin temel temasıdır.

Ulusalcılık yeni aidiyet modellemeleri üretirken, küreselcilik bu ortak uzlaşı noktaları bulunan aidiyetleri sınırların ötesine taşıyan dolaşım alanını oluşturur. Dolayısıyla ulusalcılık temel düzeyde ulusları birbiriyle uzlaştırırken, küreselleşmeye yeni bir boyut katar.

Güç Merkezlerinin Yer Değiştirmesi

Bu dönüşümün anlaşılabilmesi için yalnızca bugünün siyasal gelişmelerine değil, küresel gücün tarihsel hareketine bakmak gerekir. Güç, kendisini daha etkin biçimde üretebildiği toplumsal ve coğrafi yapılara doğru hareket etmektedir.

Portekiz'in denizcilik kapasitesi, Hollanda'nın finansal örgütlenmesi, İngiltere'nin sanayi ve deniz gücü, ABD'nin finansal, teknolojik ve askerî kapasitesi, küresel gücün farklı dönemlerde farklı biçimlerde üretildiğini göstermektedir. Dolayısıyla değişen yalnızca gücün üretim biçimi değil, gücün coğrafyasıdır.

Bugün yaşanan ontolojik kırılma, gücün basit biçimde devletten topluma aktarılması değildir; aynı zamanda toplumsal yapının üretildiği zeminin değişmesidir. Bu nedenle “güç merkezlerinin yer değiştirmesi” yalnızca coğrafi bir hareketlilik olarak değil, gücün devletlerden toplumlara doğru genişleyen varoluşsal dönüşümü olarak ele alınmalıdır.

Bu durum, küresel güç ile toplum arasındaki ilişkinin giderek daha önemli hâle gelmesine neden olmaktadır. Yeni dönemin güç mücadelesi yalnızca devletler arasında değil, toplumların nasıl düşündüğü, neyi arzuladığı, hangi kimlikleri benimsediği ve hangi ağlara bağlandığı üzerinden de gerçekleşmektedir.

Böylece ilk bölümde ortaya koyduğumuz ulusalcılık–küreselcilik ilişkisi anlam kazanmaktadır. Eğer küresel sistemin yeni taşıyıcılarından biri toplum ise, toplumların kimliklerinin yeniden tanımlanması sistemik bir mesele hâline gelmektedir.

Yeni ulusalcılık, yeni ulusların ortaya çıkması veya mevcut devletlerin parçalanması anlamına gelmemektedir. Esas mesele, mevcut ulusların yeniden tanımlanması ve tarihsel kimliklerinin yeniden tasarlanmasıdır. Yani, ulusu oluşturan dini ve kültürel referansların yeniden gözden geçirilmesidir.

Bir toplum, bugünkü kimliğinin tarihsel köklerini daha geriye götürdükçe, yalnızca kendi farklılığını değil, başka........

© Fikir Coğrafyası