menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Harry Kane, İngiltere’yi kırk yıl sonra Azteca’ya götürüyor

19 0
03.07.2026

İngiltere için Demokratik Kongo maçı, kağıt üzerinde erken çözülmesi beklenen bir karşılaşmaydı. Böyle maçlarda favorinin işi genellikle topu almak, rakibi yarı sahasına yerleştirmek, sabırla açık aramak ve sonunda kalite farkını hissettirmektir. Fakat turnuva futbolu, bu rahat varsayımları pek sevmez. Hele bir de favori takım ilk dakikalarda golü yiyorsa, maçın bütün seyri değişir.

Kongo’nun yedinci dakikada bulduğu gol, İngiltere’ye karşı kurulabilecek en etkili senaryonun başlangıcıydı. İngiltere’nin maç boyunca yaşadığı sıkışmanın temeli de burada atıldı. Afrika temsilcisi, rakibinden daha fazla topa sahip olmayı hedeflemedi; ama topu kazandığında korkak davranmadı. Golde de bunu gördük. İlk fırsatta güvenli pası aramak yerine doğrudan kaleyi düşündüler.

Brian Cipenga’nın vuruşu, İngiltere savunmasının kısa süreli dağınıklığını cezalandırdı. O anda İngiliz oyuncuların çoğu topun arkasındaydı, fakat doğru yerde olmak her zaman doğru savunma yapmak anlamına gelmez. Savunma çizgisindeki uyumsuzluk, kanattaki takip eksikliği ve topun yön değiştirmesine verilen geç tepki, Kongo’ya hiç beklemediği kadar erken bir alan açtı. Cipenga da bu alanı harcamadı. İngiltere, maçın daha başında kendi sabırsızlığıyla sınanacağı bir oyunun içine düştü.

Büyük takımın küçük alan sorunu

Thomas Tuchel’in İngiltere’si bu turnuvada en çok kapalı savunmaları açmakta zorlanıyor. Bu elbette onlara özgü bir durum değil. Dünya Kupası’nda favori takımların önemli kısmı, kendilerine alan bırakıldığında çok daha akıcı görünüyor. Rakip çıkmaya çalıştığında pres, geçiş, koşu ve bireysel kalite hemen devreye giriyor. Fakat rakip beklediğinde, merkezde kalabalık kaldığında, ceza sahası çevresinde temas gücünü artırdığında aynı oyuncuların parıltısı azalabiliyor.

İngiltere’nin kadrosunda farklı türden çok yetenekli oyuncular var. Çeşitliliği bu kadar geniş bir kadronun topu rakip yarı sahaya taşıması sorun değil. Asıl mesele, oraya yerleştikten sonra ne yaptığı. Demokratik Kongo, İngiltere’ye istediği koşu kanallarını vermedi. Stoperleri Kane’e yakın oynadı, orta sahaları ceza sahası önünü kolay bırakmadı, kanatları geri dönüşleriyle İngiltere’nin çizgiden hız kazanmasını engellemeye çalıştı. İngiltere topa sahip oldu ama çoğu zaman bu sahiplik rakibi yıpratacak bir ritme dönüşmedi.

Böyle anlarda favori takımın en büyük tehlikesi acele etmektir. Golü erken yiyen İngiltere, zamanın aleyhine aktığını hissederek pek çok hücumda doğru pası aramak yerine ilk görünen seçeneğe yöneldi. Jude Bellingham’ın gereksiz sertliği, Marcus Rashford’ın dağınık top kontrolü, Bukayo Saka’nın oyuna girdikten sonra beklenen etkiyi hemen gösterememesi, hep aynı gerilimin parçalarıydı. Oyuncular kalite olarak rakiplerinden üstündü; fakat oyunun akışı onların bu üstünlüğü sakin biçimde kullanmasına izin vermedi.

Tuchel’in kenardaki görüntüsü de bu sıkışmayı anlatıyordu. Önce oyuncularını yatıştırmaya çalıştı. Elleriyle sakinlik işareti yaptı, oyunu kontrol etmelerini istedi. Sonra maç ilerledikçe hareketlerinin tonu değişti. Son su molasına gelindiğinde sabır çağrısının yerini daha sert, daha doğrudan bir müdahale aldı. İngiltere’nin teknik heyeti de sahadaki oyuncular gibi çözümün nereden geleceğini arıyordu.

Demokratik Kongo’nun performansını yalnızca savunma üzerinden anlatmak haksızlık olur. Elbette maçın büyük bölümünde geride beklediler, fiziksel mücadeleye girdiler, İngiltere’nin ceza sahasına kolay yerleşmesini........

© Evrensel