AKP hegemonyasının inşası, krizi, otoriterleşmesi ve dağılması
İktidar, hegemonya ve rıza
İktidar dediğimiz şey sadece Cumhurbaşkanı, bakanlar, bakanlıklardaki üst düzey bürokrasi ya da AKP milletvekillerinden oluşmuyor; aksine geniş bir sınıfsal ittifaklar düzeni, egemen sınıf fraksiyonlarının, içlerinden birinin sürükleyiciliğinde kurduğu bir ittifaktır.
Her ittifak, her koalisyon gibi, onu oluşturan her fraksiyonun da farklı farklı çıkarları vardır. Bu fraksiyonların çıkarları diğerlerininkiyle çelişse, çakışsa bile iktidar bloğu içinde kalmak, kapıyı çarpıp çekip gitmekten daha avantajlı olduğundan (olduğu sürece) bu blok içinde kalmaya yönelirler. Her istediklerini elde edemeseler de, iktidar bloğunun içinde kalmak dışında olmaktan evlâdır çünkü. Her bir fraksiyon, iktidar bloğunun içinde kaldığı sürece hem kendi öznel çıkarlarının peşinde koşması hem de bloğun içinde kalabilmesi için bazı çıkarlarından feragat etmesi gerektiğini iyi bilir. Zaten devlet dediğimiz de bu ilişkilerin dışında değil, bu ilişkilerin yoğunlaşmış biçiminden başka bir şey değildir.
Her iktidarın -iktidar bloğunun- bu bloğun dışında kalanlara mevcut düzenin meşru ve doğal bir düzen olduğu fikri üretmeleri; “normal”in ne olduğunu üretmeleri gerekir. Bu bir anlam, meşruiyet ve rıza üretimidir. Devlet, tam da bu noktada bloğun içindeki tikel çıkarların üzerinde tarafsız bir hakem gibi yükselerek, bu kırılgan dengeyi bir millî menfaat ya da genel iyilik ambalajında pazarlar. Çünkü, bir şekilde, iktidar bloğunu oluşturan her bir fraksiyonun çıkarları ve ilişkileriyle ulaşılan kırılgan dengenin aslında tüm toplumun çıkarına uygun olduğuna inandırılması, bu inanca dayanan bir meşruiyetin her gün yeniden inşa edilmesi gerekir.
İşte bu anlam üretimi hegemonyadır; meşruiyet üretir, rıza hasat eder; neyin doğru, neyin mümkün, neyin normal olduğunu anlatır bize. Hegemonya, iktidar bloğunun kendini topluma benimsetme ve anlam üretme mekanizması ve bu anlamların sürekli yeniden üretildiği ve topluma kabul ettirildiği süreçtir. Rızanın yetmediği yerde zor da devreye girer.
Sadece Türkiye’de değil tüm dünya ülkelerinde iktidarlar, iktidar blokları, toplumsal rıza üretmeden ayakta kalamazlar; iktidar bloğu rıza üretemezse yönetememeye başlar. Bloğu oluşturan ortaklar/fraksiyonlar için de çarşı pazar karışır; kriz, çatışma ve kopuşlar yaşanır. Çıkan arbedede fraksiyonlar yepyeni koalisyon arayışlarına göz kırpmaya başlarlar. Sistem sürdürülemez hale gelirse farklı sınıf fraksiyonları farklı iktidar blokları teşkil eder, rıza devşirebilecekleri yepyeni bir hegemonya inşasına yönelirler.
Yeri gelmişken, hegemonya kavramını yalnızca kültürel onay üretimi anlamında değil, devlet aygıtı ile toplumsal sınıflar arasındaki ilişkinin belirli bir tarihsel blok içinde örgütlenmesi anlamında kullandığımı da belirtmeliyim. Bu nedenle yazıda Gramsci’nin rıza vurgusu ile Poulantzas’ın iktidar bloğu ve devlet çözümlemesi birlikte düşünülmektedir.
Hegemonyanın inşası: Devlet içi koalisyon, vesayet karşıtı meşruiyet ve ekonomik genişleme
Bugün hem küresel düzeyde hem de Türkiye’de siyasal iktidarların en temel dayanağı olan rıza üretme kapasitesinin ciddi biçimde aşındığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de bu aşınmayı anlamak için AKP iktidarına yalnızca seçim sonuçları üzerinden değil, hegemonyanın hangi toplumsal, kurumsal ve ekonomik dayanaklarla kurulduğu; bu dayanakların ne zaman, nasıl ve hangi kırılmalarla dağıldığı üzerinden bakmak gerekiyor. Bu yazının derdi de tam olarak bu: AKP’nin nasıl hegemonik bir blok kurduğunu, bu blokun hangi momentlerde çatladığını ve iktidarın bu çözülmeye ne tür siyasal cevaplar verdiğini göstermek.
Seçimle iktidara gelinir ama o koltuğa rıza üreterek oturulur. Bu AKP için de böyleydi -ki bundan sonra da böyle olacak. Nitekim, 2002 seçimlerinden sonra TBMM çoğunluğunu elde eden AKP de şu temeller üzerine hegemonyasını tesis etmeye koyuldu: 1) Gülen cemaatinin desteği, 2) ekonomik iyileşme ve 3) yerel yönetimler. Kısaca özetlemeye çalışayım.
AKP’nin 2002 sonrasında kurduğu hegemonya yalnızca sandık başarısına yaslanmadı. Bu hegemonyanın ilk ayağı, devlet aygıtı içinde kurulan fiilî koalisyondu. Gülen cemaati AKP’ye sadece
a) gazeteleri, radyoları, televizyonları, yazarları, dernekleri, vakıfları ve kursları ile bir sivil toplum desteği sağlamakla kalmadı; aynı zamanda
b) AKP’nin bürokrasi ile rabıtasını kurdu, kolaylaştırdı. Tüm bunların yanında
c) AKP’nin ihtiyaç duyduğu entelektüel dilin ve uluslararası meşruiyetin inşasında da önemli bir rol oynadı.
Hiç kuşkusuz, bu noktada Gülen Cemaati, AKP’nin dışarıdan destek aldığı basit bir yapı değil; devlet kadroları, yargı, emniyet ve medya alanlarında karşılıklı olarak birbirini güçlendiren bir ortak müttefik olarak düşünülmelidir.
Bu kurumsal ortaklığın siyasal meşruiyeti ise “vesayetle mücadele” söylemi üzerinden sağlandı. Özellikle 2007’deki cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan e-muhtırası, AKP’nin kendisini “millet iradesi”nin, karşısındaki blokları ise vesayetçi odağın temsilcileri olarak sunmasına imkân verdi. Genelkurmay’ın 27 Nisan 2007 tarihli açıklaması ve sonrasında yaşanan 367 krizi, AKP’nin geniş toplumsal kesimlere “askeri-bürokratik vesayete karşı sivil siyaset” anlatısı eşliğinde seslenmesini kolaylaştırdı. Bu anlatı, sadece muhafazakâr seçmeni değil, farklı nedenlerle eski devlet elitlerinden rahatsız olan daha geniş kesimleri de etkiledi.
Ekonomik iyileşme ve “İnşaat ya Resulullah”
Hegemonyanın ikinci büyük ayağı ekonomi oldu. AKP, 2001 krizinin ardından oluşturulan istikrar programını büyük ölçüde devraldı. IMF’ye sunulan 2001 tarihli niyet mektupları, mali disiplin, bankacılık reformu, enflasyonla mücadele ve yapısal dönüşüm başlıklarının yeni dönemin ana eksenini nasıl kurduğunu açık biçimde göstermektedir. Dünya Bankası değerlendirmeleri de 1999–2001 krizleri sonrasındaki reformların Türkiye’de yeni bir makroekonomik çerçeve yarattığını vurguluyor. AKP, bu zemini bozmak yerine, ilk yıllarında onu siyasal istikrar söylemiyle birleştirerek kullandı.[1]
Bu ekonomik çerçeve kısa süre içinde kredi genişlemesi ve inşaat merkezli büyüme modeliyle birleşti. Konut, altyapı, kentsel dönüşüm ve büyük ölçekli kamu-özel ortaklığı projeleri, yalnızca ekonomik büyümenin değil, aynı zamanda iktidarın “iş yapma kapasitesi” imajının da taşıyıcısı oldu. İnşaat sektörü burada salt teknik bir sektör değildi; istihdam yaratan, yan sektörleri canlandıran, belediyelerle merkezi iktidar arasındaki ilişkiyi güçlendiren ve görünür bir kalkınma duygusu üreten siyasal bir araç işlevi gördü. Bu model, yalnızca büyüme oranları üretmedi; aynı zamanda özellikle inşaat, altyapı, enerji ve kamu ihaleleri etrafında kümelenen sermaye fraksiyonlarını siyasal iktidara daha sıkı bağladı. Böylece ekonomik genişleme, yalnızca seçmen nezdinde refah beklentisi değil, egemen sınıf içi yeniden diziliş de üretti. Bu yüzden AKP hegemonyası, bir yandan devlet içi koalisyonla, bir yandan da istikrar ve refah beklentisiyle kuruldu.[2]
Yerel yönetimlerde sadaka(t) ekonomisinin keşfi
1980 Darbesi yalnızca siyasî hayatı yeniden düzenlemedi; devletin toplumsal rolünü de kökten değiştirdi. 24 Ocak Kararları’yla başlayan neoliberal dönüşüm, devletin ekonomik alandaki rolünü daraltırken sosyal politika alanını da yeniden şekillendirdi. Cumhuriyet döneminde zaten sınırlı olan refah devleti uygulamaları giderek daraldı; sosyal politika alanı parçalandı ve sosyal devlet büyük ölçüde yerel yönetimler ile çeşitli yardım ağlarının hayırseverliğine/halkçılığına ihale edildi -ki nitekim, Türkiye’de sosyal politikanın dönüşümünü inceleyen Ayşe Buğra da özellikle 1990’lardan itibaren sosyal yardımların giderek daha fazla yerel yönetimler ve çeşitli kurumsal ağlar üzerinden yürütüldüğünü vurgulamaktadır. Sonuç olarak, geldiğimiz noktada sosyal yardım sistemi, hak temelli bir refah politikası olmaktan çıktı; daha parçalı, daha seçici, daha altruist bir yardımseverliğe evrildi. Burada bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor: Mesele, sosyal yardımın varlığı değil; yardımın hak temelli, kurumsal ve eşit yurttaşlık ilkesine dayalı bir sosyal politika olmaktan çıkıp, siyasî sadakat üreten seçici bir dağıtım mekanizmasına dönüşmesidir.
Refah Partisi’nin 1989 sonrasında bazı ilçe ve beldelerde filizlenen, 1994 yerel seçimleriyle büyükşehir ölçeğinde belirginleşen “sadaka(t) belediyeciliği” deneyimi de AKP hegemonyasının inşasında önemli bir rol oynadı. Bu aynı zamanda yeni bir siyasî stratejinin başlangıcıydı. Refah belediyeleri kısa sürede klasik belediyecilik faaliyetlerinin ötesine geçen bir sosyal politika pratiği geliştirdi. Gıda yardımları, yakacak dağıtımları, burs programları ve mahalle ölçeğinde kurulan dayanışma ağları sayesinde belediyeler yoksullukla doğrudan temas kuran kurumlara dönüştü.
Burada ortaya çıkan şey yalnızca sosyal yardım değildi. Asıl önemli olan, bu yardım ağlarının siyasî bir ilişki, bir hâmîlik/patronaj da üretmesiydi. Yardım dağıtımı, belediye ile mahalle arasında sürekli bir temas yaratıyor; bu temas da siyasî sadakat üreten bir ilişkiye dönüşüyordu. Siyaset bilimi literatüründe bu tür ilişkiler -Herbert Kitschelt ve Steven Wilkinson’un da üzerinde sıkça durdukları gibi- clientelism, yani siyasî destek ile maddi faydalar arasında kurulan karşılıklı bir değişim ilişkisi olarak tanımlanmaktadır.
Refah Partisi’nin belediyecilik deneyimi tam da bu mekanizmanın Türkiye’deki en erken ve en etkili örneklerinden biri oldu. Cihan Tuğal’ın da vurguladığı gibi, belediyeler yalnızca hizmet sunan kurumlar değil, aynı zamanda hareketin toplumla kurduğu örgütsel bağın merkezleri haline gelmişti. Özetle Refah belediyeleri yalnızca hizmet sunan kurumlar değil, aynı zamanda siyasî ilişkilerin kurulduğu ve yeniden üretildiği alanlara dönüşmüştü.
Kırılma ve otoriter yeniden inşa
Ekran önünde AKP ve Erdoğan olarak görünen iktidar bloğu, 2009’a kadar neredeyse sorunsuz bir şekilde rıza üretebildi. Hatta ürettiği bu rıza ile, bir önceki iktidar bloğunun direncini de tasfiye edebildi. Ancak bu tarihten itibaren başlayarak -ama asıl 2013 sonrasında- iktidar bloğunu zor günler bekliyordu. Bizzat, daha önce AKP’ye rıza üreten tüm mekanizmalar, hegemonyayı inşa eden tüm mekanizmalar, onu aşındırmaya başladı.
2008-2009’da etkisini iyiden iyiye göstermeye başlayan küresel finans krizi bunlardan biriydi. Türkiye krizin ilk dalgasını atlattı; ancak dış kaynak girişine, ucuz krediye ve inşaatın sürükleyiciliğine dayanan modelin sınırları da giderek daha görünür hale geldi. Dolayısıyla sorun sadece “büyüme hızının düşmesi” değildi; bizzat büyümenin toplumsal ve siyasal rıza üretme kapasitesinin zayıflamasıydı.
Asıl siyasal kırılma ise AKP ile Gülen yapılanması arasındaki ittifakın çözülmesiyle yaşandı. Bu çözülmenin dönüm noktası 17–25 Aralık 2013 operasyonlarıydı. 17 Aralık’ta başlayan soruşturmalarda bakan çocukları, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, iş insanı Reza Zarrab ve çeşitli bürokratlar gözaltına alındı; yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama ve İran yaptırımlarının delinmesine ilişkin iddialar gündeme geldi. Reuters’ın[3] dönemin sıcak haberleri ile sonrasındaki kronolojiler bu operasyonların iktidar-cemaat çatışmasını açık bir savaş haline getirdiğini gösteriyor. Hükümet ise bu süreci “yargı darbesi” ve “paralel yapı operasyonu” olarak tanımladı; soruşturmayı yürüten emniyet ve yargı kadrolarını tasfiye etti. AKP’nin devlet içindeki hegemonik blokunun kurucu ortaklarından biri artık rakip hale gelmişti.
Bir başka büyük kırılma, aynı yıl, Gezi Direnişi’yle oldu. Gezi, yalnızca İstanbul’daki bir parkın korunmasına yönelik sınırlı bir çevre itirazı değildi. 27 Mayıs 2013 gecesi başlayan müdahale ve izleyen günlerde polisin sert tutumu, hareketi ülke çapında milyonlarca insanın dâhil olduğu bir toplumsal itiraza çevirdi. İnsan Hakları Derneği’nin Temmuz 2013 değerlendirmesi ile TİHV ön raporu, Gezi sürecinde yaygın hak ihlalleri ve yoğun kolluk şiddeti iddialarını ayrıntılı biçimde belgeliyor. Gezi’nin önemi, iktidarın yalnızca elit çatışması yaşamıyor oluşunu değil, kent, yaşam tarzı, temsil ve özgürlükler ekseninde toplumsal rızasının da ciddi biçimde daraldığını göstermesiydi.[4]
Hegemonyanın konsolidasyonu: Güvenlikçi siyaset, OHAL ve rejim değişikliği
2015 sonrasında iktidarın bu çözülmeye verdiği cevap daha açık biçimde güvenlikçi ve otoriter bir çizgiye oturdu. Lakin şurası da bir gerçek ki, AKP kendi (hegemonya) krizini fırsata çevirmeyi bildi; daha otoriter metotlarla da olsa süreçten karlı çıktı. AKP, aşağıda birkaç cümle ile özetlediğim hususlara dayanarak hegemonyasını konsolide etmeyi başardı.
Seçimlerin yenilenmesi
7 Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP yüzde 40,87 oy aldı ve Meclis’te tek başına hükümet kuracak çoğunluğu kaybetti. YSK’nın kesin sonuçlarına göre HDP yüzde 13,12 oyla barajı aşarak güçlü bir temsile ulaştı; bu sonuç, AKP’nin kurucu üstünlük hissinde önemli bir kırılma yarattı.
Koalisyon kurulamadı; seçim yenilendi. Mayası 2009’da karılsa da 2012’den sonra adım adım kuvveden fiile geçmeye başlayan Çözüm Süreci sona erdi ve özellikle Kürt coğrafyasında çatışma yeniden tırmandı. Siyasetin mücavir alanı özgürlükle değil, güvenlikle çizilir oldu. 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki dönem, seçim rekabetinin olağan parlamenter müzakere üzerinden değil, güvenlik krizinin gölgesinde yeniden düzenlendiği bir dönem oldu.
“Allah’ın lütfu”[5] : Siyasal İslâmcı darbe girişimi
15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ise bu yönelimi daha da sertleştirdi. Darbe girişiminin hemen ardından 21 Temmuz 2016’da OHAL ilan edildi; bu rejim 2018’e kadar uzatmalarla sürdü. OHAL’in ilanı, sadece darbe girişimine cevap değil; aynı zamanda kamu yönetiminden üniversitelere, medyadan yargıya kadar çok geniş bir alanın yeniden düzenlenmesinin hukuki zemini haline geldi.[6]
Mühürsüz referandum ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi
Bu sürecin kurumsal doruk noktası 16 Nisan 2017 referandumu ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş oldu. Referandum yalnızca bir anayasa değişikliği değildi; yürütmenin tek elde yoğunlaştığı, parlamenter denge-denetim kanallarının zayıflatıldığı yeni bir rejim mimarisinin kuruluşuydu. Ayrıca referandum sonrasında YSK’nın mühürsüz oy pusulaları ve zarflarla ilgili 573 ve 574 sayılı kararları, siyasal meşruiyet tartışmasını daha da büyüttü.
Muhalefetin reorganizasyonu
AKP’nin, muhalefeti reorganizasyonuna dair ilk örnekleri 2010 yılına kadar götürmek mümkün olsa da (Deniz Baykal, bizzat AKP’yi komplo kurmakla suçlayarak Mayıs 2010’da CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmişti. İlerleyen birkaç yıl içinde Has-Parti’den Numan Kurtulmuş, Demokrat Parti’den Süleyman Soylu da AKP’ye katıldılar) süreç, asıl, 2015’te önem kazanmaya başlar. AKP bu tarihten sonra, sarsılan hegemonyasının yeniden inşasının bir manivelası olarak muhalefeti reorganize etmeye yönelir. 4 Kasım 2016’da başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere birçok HDP’li tutuklanarak parti siyaset dışına itilir. MHP’deki kongre süreci sonrasında MHP bölünür, CHP ile dirsek temasında olan ve ortak cumhurbaşkanı adayı (Ekmeleddin İhsanoğlu) gösteren Devlet Bahçeli saf değiştirerek AKP ile yollarını birleştirir.
Çözülme: 2019 ve 2024 yerel seçimleri, ekonomik kriz ve devlet kapasitesi
Erdoğan, 2009-2015 sonrasında gücünü tekrar konsolide edebildi. Belirginleşen otoriter siyasal tavır toplumsal huzursuzluklara yönelik tepkileri de sessizleştirdi. Lakin bu da uzun sürmedi.
2019 yerel seçimleri, bu uzun çözülmenin ilk büyük siyasal bilançosunu ortaya koydu. AKP başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bazı büyükşehirleri CHP’ye kaptırsa da bu tolere edilebilir bir yenilgi olarak kodlandı. Çünkü her iki ilde de Büyükşehir Belediye meclislerinde AKP çoğunluktaydı ve CHP’nin, AKP’nin icadı “sadaka(t) belediyeciliğini” kullanarak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir alternatif üretebilme imkânı neredeyse yok gibiydi. Nitekim 2023 Genel Seçimleri de bunu gösterdi: Büyük umutlara rağmen Kemal Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı yenemedi.
2024 yerel seçimlerine gelindiğinde ise Erdoğan elindeki son, ancak en önemli enstrümanı da yitirdi. Özgür Özel liderliğindeki CHP hem 2019’a nazaran çok daha fazla büyükşehir belediyesini üstelik belediye meclislerinde de çoğunluğu elde edecek şekilde kazandı.
AKP’nin elinde, 2002’de ona hegemonik bir güç veren, onu toplum nezdinde beğenilir, arzu edilir bir parti haline getiren; AKP iktidarı için bir anlam, bir meşruiyet üreten neyi varsa kaybetti. Gülen Cemaati artık FETÖ Terör Örgütü; iktisadi kriz artık Türkiye’nin yeni “ekonomik normali” üstelik Sadaka(t) ekonomisi ile rızaları devşirilecek orta ve orta alt kesim de artık yok: Başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere CHP’li belediyeler, AKP’nin sadaka(t) belediyeciliğini çok başarılı bir şekilde halkçı belediyeciliğe tercüme edebildiler. İmamoğlu’nun -tıpkı bir zamanlar Erdoğan’ın yaptığı gibi- yerel yönetimleri iktidara yürümenin bir manivelası haline getireceğini, daha da önemlisi getirebileceğini herkes gördü.
Evet, yukarıda da ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığım gibi AKP, sadece iktidarını besleyen en önemli mekanizmayı (sadaka(t) belediyeciliği) değil, hegemonyasını üzerlerine bina ettiği neredeyse her şeyi kaybetti. Biri hariç: Zor gücü.
AKP, hukuk yoluyla kadife eldiven giydirdiği zoru devreye sokmak için bir an bile düşünmedi. İktidar, rıza üretme kapasitesinin aşındığı yerde hukukî süreçleri de araçsallaştırarak zor aygıtını daha görünür ve daha doğrudan biçimde devreye soktu. Belediye başkanları, bürokratları, çalışanları hatta şoförleri bile tutuklandı.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
