menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AKP hegemonyasının inşası, krizi, otoriterleşmesi ve dağılması

27 0
30.03.2026

İktidar, hegemonya ve rıza

İktidar dediğimiz şey sadece Cumhurbaşkanı, bakanlar, bakanlıklardaki üst düzey bürokrasi ya da AKP milletvekillerinden oluşmuyor; aksine geniş bir sınıfsal ittifaklar düzeni, egemen sınıf fraksiyonlarının, içlerinden birinin sürükleyiciliğinde kurduğu bir ittifaktır.

Her ittifak, her koalisyon gibi, onu oluşturan her fraksiyonun da farklı farklı çıkarları vardır. Bu fraksiyonların çıkarları diğerlerininkiyle çelişse, çakışsa bile iktidar bloğu içinde kalmak, kapıyı çarpıp çekip gitmekten daha avantajlı olduğundan (olduğu sürece) bu blok içinde kalmaya yönelirler. Her istediklerini elde edemeseler de, iktidar bloğunun içinde kalmak dışında olmaktan evlâdır çünkü. Her bir fraksiyon, iktidar bloğunun içinde kaldığı sürece hem kendi öznel çıkarlarının peşinde koşması hem de bloğun içinde kalabilmesi için bazı çıkarlarından feragat etmesi gerektiğini iyi bilir. Zaten devlet dediğimiz de bu ilişkilerin dışında değil, bu ilişkilerin yoğunlaşmış biçiminden başka bir şey değildir.

Her iktidarın -iktidar bloğunun- bu bloğun dışında kalanlara mevcut düzenin meşru ve doğal bir düzen olduğu fikri üretmeleri; “normal”in ne olduğunu üretmeleri gerekir. Bu bir anlam, meşruiyet ve rıza üretimidir. Devlet, tam da bu noktada bloğun içindeki tikel çıkarların üzerinde tarafsız bir hakem gibi yükselerek, bu kırılgan dengeyi bir millî menfaat ya da genel iyilik ambalajında pazarlar. Çünkü, bir şekilde, iktidar bloğunu oluşturan her bir fraksiyonun çıkarları ve ilişkileriyle ulaşılan kırılgan dengenin aslında tüm toplumun çıkarına uygun olduğuna inandırılması, bu inanca dayanan bir meşruiyetin her gün yeniden inşa edilmesi gerekir.

İşte bu anlam üretimi hegemonyadır; meşruiyet üretir, rıza hasat eder; neyin doğru, neyin mümkün, neyin normal olduğunu anlatır bize. Hegemonya, iktidar bloğunun kendini topluma benimsetme ve anlam üretme mekanizması ve bu anlamların sürekli yeniden üretildiği ve topluma kabul ettirildiği süreçtir. Rızanın yetmediği yerde zor da devreye girer.

Sadece Türkiye’de değil tüm dünya ülkelerinde iktidarlar, iktidar blokları, toplumsal rıza üretmeden ayakta kalamazlar; iktidar bloğu rıza üretemezse yönetememeye başlar. Bloğu oluşturan ortaklar/fraksiyonlar için de çarşı pazar karışır; kriz, çatışma ve kopuşlar yaşanır. Çıkan arbedede fraksiyonlar yepyeni koalisyon arayışlarına göz kırpmaya başlarlar. Sistem sürdürülemez hale gelirse farklı sınıf fraksiyonları farklı iktidar blokları teşkil eder, rıza devşirebilecekleri yepyeni bir hegemonya inşasına yönelirler.

Yeri gelmişken, hegemonya kavramını yalnızca kültürel onay üretimi anlamında değil, devlet aygıtı ile toplumsal sınıflar arasındaki ilişkinin belirli bir tarihsel blok içinde örgütlenmesi anlamında kullandığımı da belirtmeliyim. Bu nedenle yazıda Gramsci’nin rıza vurgusu ile Poulantzas’ın iktidar bloğu ve devlet çözümlemesi birlikte düşünülmektedir.

Hegemonyanın inşası: Devlet içi koalisyon, vesayet karşıtı meşruiyet ve ekonomik genişleme

Bugün hem küresel düzeyde hem de Türkiye’de siyasal iktidarların en temel dayanağı olan rıza üretme kapasitesinin ciddi biçimde aşındığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de bu aşınmayı anlamak için AKP iktidarına yalnızca seçim sonuçları üzerinden değil, hegemonyanın hangi toplumsal, kurumsal ve ekonomik dayanaklarla kurulduğu; bu dayanakların ne zaman, nasıl ve hangi kırılmalarla dağıldığı üzerinden bakmak gerekiyor. Bu yazının derdi de tam olarak bu: AKP’nin nasıl hegemonik bir blok kurduğunu, bu blokun hangi momentlerde çatladığını ve iktidarın bu çözülmeye ne tür siyasal cevaplar verdiğini göstermek.

Seçimle iktidara gelinir ama o koltuğa rıza üreterek oturulur. Bu AKP için de böyleydi -ki bundan sonra da böyle olacak. Nitekim, 2002 seçimlerinden sonra TBMM çoğunluğunu elde eden AKP de şu temeller üzerine hegemonyasını tesis etmeye koyuldu: 1) Gülen cemaatinin desteği, 2) ekonomik iyileşme ve 3) yerel yönetimler. Kısaca özetlemeye çalışayım.

AKP’nin 2002 sonrasında kurduğu hegemonya yalnızca sandık başarısına yaslanmadı. Bu hegemonyanın ilk ayağı, devlet aygıtı içinde kurulan fiilî koalisyondu. Gülen cemaati AKP’ye sadece

a) gazeteleri, radyoları, televizyonları, yazarları, dernekleri, vakıfları ve kursları ile bir sivil toplum desteği sağlamakla kalmadı; aynı zamanda

b) AKP’nin bürokrasi ile rabıtasını kurdu, kolaylaştırdı. Tüm bunların yanında

c) AKP’nin ihtiyaç duyduğu entelektüel dilin ve uluslararası meşruiyetin inşasında da önemli bir rol oynadı.

Hiç kuşkusuz, bu noktada Gülen Cemaati, AKP’nin dışarıdan destek aldığı basit bir yapı değil; devlet kadroları, yargı, emniyet ve medya alanlarında karşılıklı olarak birbirini güçlendiren bir ortak müttefik olarak düşünülmelidir.

Bu kurumsal ortaklığın siyasal meşruiyeti ise “vesayetle mücadele” söylemi üzerinden sağlandı. Özellikle 2007’deki cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan e-muhtırası, AKP’nin kendisini “millet iradesi”nin, karşısındaki blokları ise vesayetçi odağın temsilcileri olarak sunmasına imkân verdi. Genelkurmay’ın 27 Nisan 2007 tarihli açıklaması ve sonrasında yaşanan 367 krizi, AKP’nin geniş toplumsal kesimlere “askeri-bürokratik vesayete karşı sivil siyaset” anlatısı eşliğinde seslenmesini kolaylaştırdı. Bu anlatı, sadece muhafazakâr seçmeni değil, farklı nedenlerle eski devlet elitlerinden rahatsız olan daha geniş kesimleri de etkiledi.

Ekonomik iyileşme ve “İnşaat ya Resulullah”

Hegemonyanın ikinci büyük ayağı ekonomi oldu. AKP, 2001 krizinin ardından oluşturulan istikrar programını büyük ölçüde devraldı. IMF’ye sunulan 2001 tarihli niyet mektupları, mali disiplin, bankacılık reformu, enflasyonla mücadele ve yapısal dönüşüm başlıklarının yeni dönemin ana eksenini nasıl kurduğunu açık biçimde göstermektedir. Dünya Bankası değerlendirmeleri de 1999–2001 krizleri sonrasındaki reformların Türkiye’de yeni bir........

© Evrensel