Türkiye kapitalizmi ve “mutlak butlan”
Toplumsal hayatı doğrudan etkileyen kritik bir yargı kararının ya da büyük bir siyasi gelişmenin ardından Türkiye’de benzer yorumlar dolaşıma giriyor: “Yeni bir eşik aşıldı”, “otoriterleşiyoruz”, “başka bir döneme girdik…” deniliyor. Aynı şekilde, yaklaşık 1,5 trilyon dolarlık ekonomik-politik düzen; kişisel “hırs”, “öfke”, “keyfiyet” ya da lider psikolojisi üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Oysa kaç seçim, kaç referandum ve kaç büyük kırılma yaşanırsa yaşansın ortaya çıkan tablo, Türkiye’de siyasetin yalnızca bireysel tercihlerle değil; çok katmanlı iktisadi ilişkiler, küresel sermaye akımları ve jeopolitik güç dengeleriyle şekillendiğini göstermiştir.
Türkiye hem iktisadi hem siyasi bakımdan dışa bağımlı bir kapitalist ülke konumundadır. Bu nedenle kritik siyasal kararların ve kırılmaların anlaşılabilmesi için yalnızca iç politikaya değil; küresel konjonktüre, emperyalist güç ilişkilerine, enerji ve ticaret rekabetlerine de bakmak gerekiyor. Erdoğan’ın seçimlerde rakiplerini tasfiye etme ya da siyasal alanı yeniden düzenleme arzusu elbette önemli bir faktör. Ancak bundan ibaret olmayan, milyarlarca dolarlık yatırımların, uluslararası sermaye çevrelerinin, devlet aygıtının ve farklı iktidar kliklerinin dahil olduğu çok aktörlü bir ilişki ağı söz konusu. Bazı alanlardaki gelişmeleri hızlıca sıralayabiliriz:
Bugün Türkiye’nin küresel sistem içerisindeki rolü büyük ölçüde lojistik, enerji, finans, madencilik ve savunma sanayii ekseninde yeniden tanımlanıyor. Küresel ticaret ve enerji koridorları arasındaki rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde Türkiye; Doğu-Batı eksenli Hazar geçişli Orta Koridor, ABD’nin kontrolünde bölgesel nüfuz mücadelelerinin merkezinde yer alan Zengezur Koridoru, Kalkınma Yolu Projesi ve Körfez-Türkiye bağlantılı yeni demiryolu projeleri gibi çok sayıda stratejik hattın merkezinde yer alıyor. Asya ile Avrupa arasındaki yüz milyarlarca dolarlık ticaret hacminden daha büyük pay alma hedefi doğrultusunda Türkiye’nin ulaştırma ve lojistik altyapısı yeniden biçimlendiriliyor. İktidarın “21 ülkeye doğrudan bağlanan ticaret omurgası” olarak tanımladığı stratejiyle Türkiye’nin küresel tedarik zincirlerinde bölgesel lojistik üs haline getirilmesi hedefleniyor.
Bu dönüşüm yalnızca ulaştırma ve ticaretle sınırlı değil. Aynı zamanda ülkenin büyük ölçekli madencilik faaliyetlerine açılması anlamına geliyor. Burada sıradan ruhsat süreçlerinden değil; devasa maden sahalarından, acele kamulaştırmalardan ve geniş ölçekli topraksızlaştırma politikalarından söz ediyoruz. 2021-2025 arasında her yıl en az 160 ila 230 arasında acele kamulaştırma kararı alındı. Önemli bir kısmı madencilik ve (yenilenebilir) enerji başta olmak üzere organize sanayi bölgeleri, inşaat ve turizm sektörleri için hazırlandı. 2024 başından 2025 sonuna kadar madencilere ihale edilen ruhsat sahalarının toplamı 468.784 hektara ulaştı. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre 2025 itibarıyla Türkiye’de toplam 13 binin üzerinde maden ruhsatı bulunuyor. 2004 yılında yaklaşık 138 olan uluslararası sermayeli maden şirketi sayısının yıllar içinde dramatik biçimde arttığı, sektörde Kanada, Avustralya, İngiltere ve ABD merkezli şirketlerin ağırlık kazandığı görülüyor. Türkiye’den çıkarılan madenlerin önemli kısmı iç piyasaya yönelmeden Toronto, Londra, New York ve Hong Kong borsalarına entegre finansal ağlar içerisinde değerleniyor. Bu durum, Türkiye’nin yalnızca üretim alanı değil; küresel ekstraktivist sermaye düzeninin kaynak hinterlandı haline getirildiğini gösteriyor.
Bir diğer kritik başlık ise finansallaşma politikaları.........
