1 Mayıs’a giderken
İşçi sınıfının “Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü” olan 1 Mayıs, ilk kez kutlandığı 1890 yılından bu yana 136. kez dünyanın dört bir yanında kitlesel eylemlerle kutlanacak. ABD’de 1800’lü yılların ikinci yarısında yükselen işçi mücadelesinin temel sloganı “8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat canımız ne isterse” şeklindeydi. Aradan geçen uzun yıllara rağmen bu önemli ve tarihi sloganın hale önemini koruduğunu söylemek mümkün.
Türkiye’de 1 Mayıs, tarihsel olarak her zaman belirli ekonomik, toplumsal ve siyasal iklim koşullarında şekilleniyor. Ancak bu yıl, 1 Mayıs’a giderken savaşın yıkıcı ekonomik etkileri, derinleşen geçim sıkıntısı ve sendikal haklara yönelik sistematik baskıların yarattığı ağır bir atmosfer etkisini hissettiriyor. İşçiler, emekçiler, özellikle emekliler, bu yıl 1 Mayıs alanlarına sadece taleplerini haykırmak için değil, her geçen gün zorlaşan çalışma ve yaşam koşullarına dikkat çekmek için alanlarda olacaklar.
Bugün 1 Mayıs’a giden sürecin en belirleyici faktörlerinden birisi, bölgesel ve küresel çapta tırmanan ve olumsuz etkilerini uzun süre hissedeceğimiz savaş koşulları olacak. Her ne kadar taraflar arasında bir müzakere yürütülüyor olsa da bugüne kadar yaşanan gelişmeler savaşın sadece sahada değil, aynı zamanda halkın mutfağında da yaşandığını gösteriyor. İran’a saldıran ABD ve İsrail olmasına rağmen, savaşın ekonomik anlamda en yıkıcı sonuçlarını yaşayan ülke İran’dan sonra Türkiye olacakmış gibi görünüyor.
Uzun süredir yaşanan hayat pahalılığı karşısında uygulanan düşük ücret politikası, milyonlarca emekçiyi “çalışırken yoksullaşan” bir kitle haline getirdi. Yılın ilk üç ayında satın alım gücü, TÜİK’in resmi verilerine göre yüzde 10’un üzerinde azaldı. Milyonlarca emekçi, bir taraftan açlık sınırın altındaki ücretlerle yaşamaya zorlanırken, diğer taraftan sayıları her geçen gün artan yedek işsizler ordusuyla tehdit edilerek sessiz kalmaya, düşük ücretle çalışmaya zorlanıyorlar.
Ülkede sadece ekonomik yönüyle değil, sosyal yaşam ve hukuk açısından da ciddi bir baskı süreci yaşanıyor. Yaşadığı haksızlıklara itiraz eden, sesini yükseltmek isteyen, hak mücadelesi veren kesimler (işçiler, sendikacılar, köylüler, gazeteciler vb.) gözaltına alınıyor, hatta tutuklanıyor. Anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkı “hukuk ve yargı sopası” ile hizaya getirilmeye çalışılıyor.
“Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma suçu” gibi uyduruk gerekçelerle gazetecinin kalemini sendikacının sesini boğmaya çalışanlar, aslında halkın yanılmasından değil, halkın gerçekleri öğrenip uyanmasından korkuyorlar. En temel sendikal faaliyetlerin suç sayılması, sendika yöneticilerine yönelik haksız gözaltılar ve yargılamalar, demokratik hak arama yollarını felç etmeyi amaçlıyor. Yargı, işçinin hakkını koruyan bir mekanizma olmaktan çıkarılıp, sermayenin çıkarlarını savunan ve muhalif sendikal örgütlenmeyi baskılayan bir aygıt haline dönüşmüş durumda.
Ülkede mevcut tablo ne kadar karanlık olursa olsun 1 Mayıs; savaşın faturasını ödemeyi reddedenlerin, düşük ücretlere ve hayat pahalılığına “dur” diyenlerin, yargı baskısına rağmen mücadeleci sendikal çizgiyi savunanların ortak iradesine uygun olarak kutlanmalıdır.
Emekçiler için 1 Mayıs, sadece geçmişin anılması değil, bugün karşı karşıya kalınan sistematik baskı, tehdit ve saldırılara karşı güçlü bir yanıt olmak zorundadır. Savaşın gölgesinde, yoksulluğun kıskacında ve yargının baskısı altında gidilen 1 Mayıs, insanca yaşam ve güvenceli gelecek talebinin en gür sesiyle meydanlarda yankılanacağı gün olmalıdır.
