Bir roman üzerine bir okurun notları
Son birkaç yıl içinde yayımlanmış ve sadece ‘etkili-yetkili kalem erbabı’nın önemli bir kesiminin “kurgu ustalığı” üzerine beğenileriyle değil okuma olanağı bulanların büyük çoğunluğunun da gerçekliklerle bağını, güncel yaşanmışlıklar çarpıcılığıyla hissedip kendileriyle ilişkilendirdikleri bir roman “Kırmızı Buğday” ismiyle yakın zaman önce yayımlandı. Yazarını Türkiye’nin destan romancısı Yaşar Kemal ve yüzyılların eskitemediği klasiklerin yazarlarıyla (Balzac, Tolstoy, Dostoyevski vb.) kıyaslayanlar oldu. Bu tür kıyaslamaların isabet düzeyi üzerine yorum yapmak ‘edebiyat eleştirmenleri’nin sahasına girer. Ancak okur olarak Büke’nin “Kırmızı Buğday” adlı eserinin son zamanlarda yayımlanan romanlar içinde özel ve özgün bir örnek oluşturduğunu söylemek, hakkaniyetli bir okur tutumu ifadesi olacaktır.
Büke’nin dili, coğrafyayı, tarihi, sosyolojiyi bilinçle kullandığı, kurgusunu, bunlara ‘vakıf olarak’ şekillendirdiği; içerik zenginliğinde tüm bunların birebir yaşanmış izlenimi verecek şekilde yer aldığı söylenebilir. Büke’nin romanında ana tema birbiriyle girift şekilde ele alınmış iki sorun etrafında işleniyor. Kurgu ‘gerçek bir yaşam’ın hem birbirleriyle iç içe geçen, birbirinin etkeni ve örgüsü olan hem de farklılıklar içeren iki başlıca konu üzerine kuruludur: Zenginlik-yoksulluk (çiftlik beyliği ve ırgatlık) ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkım sürecine girdiği 1. Dünya Savaşı yıllarında, savaş koşullarını ganimet paylaşımı, zenginleşme olanağı olarak gören anlayışla, ülkesini işgalcilere karşı savunmak için canı pahasına savaşanların hikayesi. Bir yanda diğer ırgatlardan dahi daha fazla -ve ‘aşağı’ görülen Arapoğulları-Arap Ali, diğer tarafta Akhisar-Gördes bölgesinin büyük çiftlik beyleri Kayalıoğlu ailesi. Roman’nın daha ilk sayfalarında, “Akhisar Ovası boyunca uzanan toprakları kırbacının ucuyla boydan boya’ göstererek “Hanedan-ı Medar namıyla önce ve daima Ulu Yaradan Celle Celaluhu’nun mülkü, sonra da padişah efendimizin anasının ak sütü kadar hakkı olan bu arazilerin iltizamını üstlenmek” isteyen Kayalıoğlu’nun mülke çökme eylemine dikkat çeker. “Ben devlete, toprak bana” demektedir Kayalıoğlu. Bir eşkıyadır o ve meydan okumaktadır. “Yoksa-demektedir-, Akhisar’ı bir ucundan öbür ucuna yakarak çarşı başındaki çınar ağaçlarının dalları tarttığınca yağlı göbekli zengini” asacağım.
Büke o alana girer, yakın zamanımızın sosyo-iktisadi, tarihsel-kültürel ve askeri ve de mali manzaraları üzerinden kurgulanan bir roman yazar ve çöküş zenginliğini sergileyerek çetelerin, devlet çarkıyla ilişkisine de eğilir mi bilinmez ama, Kayalıoğlu emeline nail olur ve Akhisar bölgesinin binbir çeşit ürün veren zengin, verimli ve geniş topraklarını aile efradına mülk olarak kayda geçirir. Zeytinlikler, hurmalıklar, asma ve nar bahçeleri, koyun sürüleri ve çeşit çeşit ürünleri ona “veren” yüce Tanrı idi ve O, israfı sevmez, itaat etmeyeni cezalandırırdı! Ne kadar da benziyor bugüne! Kayalıoğlu, padişahın “toprak vekili”ydi; yöredeki mal-mülk ona “emanet”ti! Zamanla çoğaltıldı-genişletildi ve ceman mirasçılara devredildi. Ünü ve zülmü Akhisar Ovası’ndan Salihli-Manisa-Aydın yörelerine yayıldı.
“İlk Kayalıoğlu beyinin insan teri ve kanıyla........
