Siyasetin gölgesinden siyasetin kıskacına!…
12 Eylül ihtilali öncesinde siyaset, tüm ülkeyi adeta bir ahtapotun kolları gibi sarmıştı… Toplum ideolojik olarak üçe bölünmüştü… Sol ideolojinin karşısında, ondan keskin çizgilerle ayrılan milliyetçilik ve İslamcılık gibi sağ ideolojiler vardı…
Önceleri kürsü, gazete, dergi ve kitap gibi meşru zeminlerde yürütülen fikir mücadeleleri, birtakım mihrakların da kışkırtmasıyla zamanla sokaklara taşmış; kanlı çatışmalara ve anarşiye dönüşmüştü…
O zor yıllarda öğrenci olmak kolay değildi… Okullarda siyasi kimliğin açığa çıkması büyük bir tehlikeydi… Bunu göze alanlar, tabanca ve bıçak gibi silahlarla dolaşmak zorunda kalıyordu…
Sağ ideolojiler arasında açık bir çatışma olmadığı için politik kimlik sorgusu daha çok “sağcı mısın, solcu musun?” ekseninde yapılıyordu…
Bugünün gençlerine biraz abes gelebilir ama şehirlerde ideolojik olarak “işgal edilmiş” bölgeler oluşmuştu…
Mesela Giresun’da Yenimahalle sağcıların, Sokakbaşı ise solcuların kontrolündeydi…
Kimlik avı sorunu daha çok tarafsız ara bölgelerde yaşanıyordu… Gazi Caddesi de bu bölgelerden biriydi…
O yıllarda ben henüz 14-15 yaşlarındaydım… Ancak kimliğimi belli etmemek için ne yapmam gerektiğini çok iyi öğrenmiştim…
Sağcıların bulunduğu bölgede solcuların benimsediği kitap, dergi ve gazeteler okunmaz; solcuların bulunduğu bölgede ise sağcıların benimsediği yayınlara yaklaşılmazdı…
Bir bölgede “yanıt” denirken, diğerinde “cevap” kelimesi kullanılırdı…
Solcuların muhitinde “olanak” yerine “imkân” dersen yakayı ele verirdin!…
Kimliğinizi açıkça göstermeniz gereken durumlarda ise bunun en pratik yolu, koltuk altına “Cumhuriyet” ya da “Tercüman” gazetelerinden birini sıkıştırmaktı…
Tabii bazen baltayı taşa vurduğumuz zamanlarda oluyordu…
Bir gün yatılı okul pansiyonunda Yaşar Kemal’in “Yer Demir, Gök Bakır” romanıyla yakalandım…
İmam Hatip Lisesinde........
