HÜSNÜ DEDEM
Bazı insanlar vardır; öldükten sonra bile bir evin duvarlarında, bir avlunun sessizliğinde, bir çınarın gölgesinde yaşamaya devam ederler. Benim dedem de öyleydi.
Bekirçavuşların Hüsnü...
Siyaha çalan yüzü, güneşin ve hayatın sertliğiyle çizilmiş derin kırışıkları, nasır tutmuş elleriyle yürüyen bir ömürdü o. Bir insanın alnına yazılabilecek bütün yokluğu, bütün açlığı ve bütün çileyi yaşamıştı. Öyle kitaptan okunan, kulaktan duyulan değil; iliklerine kadar hissedilen bir yoksulluktu onunki.
Çocukluğunda açlığın ne demek olduğunu bilirdi. Bir lokma ekmeğin kıymetini, bir çift ayakkabının değerini bilirdi. Ama ne yaşarsa yaşasın, karakterinden bir gram eksiltmemişti. Çünkü Hüsnü dedem, ekmeğini taşla bölüşecek kadar merhametli, haksızlığa kafa tutacak kadar da mert bir adamdı.
Harbİ bir dobralığı vardı.
Lafını eğip bükmezdi. İçinden ne geçiyorsa yüzüne söylerdi. Sonrası ne olur diye düşünmezdi. Bu yüzden kimi zaman sevilmedi, kimi zaman yanlış anlaşıldı. Ama kimse onun eğriye eğri, doğruya doğru dediğini inkâr edemedi.
Okuması yazması yoktu........
