menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

YANAŞMA DÜZENİNİN ZİHNİ KÖK SEBEPLERİ

26 0
19.08.2026

Bir toplum neden zenginliği üretmek yerine iktidara yakınlığı servet elde etmenin yegane yolu haline getirir?Bir toplumun bugünkü siyasal davranışlarını anlayabilmek için yalnızca bugünkü iktidara, muhalefete veya ekonomik şartlara bakmak çoğu zaman yeterli değildir.

Bazı davranış biçimleri, zihin kodları hükümetlerden çok daha eskidir.Hatta bazı siyasal alışkanlıklar, hükümetleri değiştirdiği halde varlığını sürdürür.

Ben tarih boyunca varlığını sürdüren bu kötü alışkanlıklara “Yanaşma Düzeni” diyorum.Yanaşma Düzeni, yalnızca iktidara yakın bazı insanların kamu kaynaklarından yararlanması değildir. Daha derinde ise; servetin, statünün, itibarın, güvenliğin, hatta makbul vatandaşlığın, bireylerin, toplumun kendi üretim ve örgütlenme kapasitesinden ziyade merkezi otoriteyle kurulan ve yozlaşmış ilişkiler üzerinden belirlenmesi halidir.

Asıl soru da burada başlıyor:218 yıllık modernleşme tecrübesinden sonra neden hâlâ devlet, toplumun üzerinde yalnızca düzenleyici bir otorite değil; servetin, statünün ve toplumsal meşruiyetin yegane dağıtıcısı olarak görülüyor?

Batı'nın yaşadığı zihinsel kırılma:Batı modernleşmesini yalnızca Rönesans, Reform, coğrafi keşifler, bilim devrimi ve Aydınlanma'nın peş peşe gelmesi olarak okumak eksik olur.Asıl büyük dönüşüm, insanın dünyayı açıklama biçiminde meydana geldi.

Geleneksel otoritenin yerine akıl, deney, eleştiri, bireysel hak, sözleşme, mülkiyet, temsil, hukuk ve kurumsal denge gibi yeni kavramlar yerleşmeye başladı.Daha önemlisi, yeni ihtiyaçlara cevap vermeyen kurumların değiştirilmesinin meşru olduğu düşüncesi ortaya çıktı.

Dolayısıyla modernleşme yalnızca “yeni kurumlar kurmak” değildi. Yeni kurumları mümkün kılan yeni bir zihniyeti üretmekti.

Bu nedenle Batı'da devletin yanında giderek güçlenen başka toplumsal aktörler ortaya çıktı: tüccarlar, sermaye sahipleri, meslek örgütleri, üniversiteler, basın, dernekler, şirketler, siyasi partiler ve çeşitli sivil toplum örgütleri.

Devlet toplumun tek örgütleyicisi olmaktan çıktı.Toplum da kendi kurumlarını üretmeye başladı.İşte modernleşmenin belki de en kritik kırılma noktası budur.Doğu'nun temel problemi yalnızca “geri kalmak” değildi

Osmanlı'nın modernleşme tecrübesi ise başka bir tarihsel zeminde gerçekleşti.İmparatorluk, Avrupa'daki dönüşümün sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığında önce kendi kurumlarını yeniden üretmekten ziyade devleti güçlendirerek ayakta kalmaya yöneldi.Bu durum tarihsel şartlar bakımından anlaşılabilir bir tercihti.

İmparatorluk parçalanıyor, askeri rekabet değişiyor, mali kaynaklar yetersizleşiyor, farklı unsurların milliyetçiliği yükseliyor ve Avrupa karşısında güç dengesi hızla bozuluyordu.

Dolayısıyla Osmanlının merkezileşmesi bir bakıma varlık-yokluk meselesiydi.İktisat tarihçimiz Şevket Pamuk'un çalışmalarında gösterdiği üzere Osmanlı ekonomik kurumları uzun süre büyük ölçüde merkezi bürokrasinin öncelikleri tarafından şekillendi; tüccar ve üreticilerin devlet elitleri üzerinde kurumsal değişimi zorlayacak gücü yoktu veya sınırlı kaldı. Ş. Pamuk özellikle 1500-1800 döneminde ekonomik kurumların gelişimini toplumsal yapı ve siyasal güç dağılımıyla açıklamanın, yalnızca kültür veya din üzerinden açıklamaktan daha güçlü olduğunu vurgular.

Ömer Lütfi Barkan'ın toprak ve hukuk sistemi üzerine çalışmaları da Osmanlı düzeninde devletin toprak, vergi ve ekonomik hayat üzerindeki belirleyici konumunu anlamamız bakımından önemlidir.

Dolayısıyla Osmanlı modernleşmesinin ilk refleksi anlaşılabilir:Toplumu dönüştürmekten önce devleti kurtarmak.Fakat burada tarihsel olarak anlaşılabilir olan şey, zaman içerisinde kalıcı bir zihniyete dönüşmeye başladı.

İşte sorun da tam burada ortaya çıktı.Devleti kurtarmaktan, kadir-i mutlak devleti toplumun yerine koymaya çalışmak.

II. Mahmud'dan Tanzimat'a, Islahat'tan Meşrutiyetlere ve Cumhuriyet'e uzanan çizgide değişim artık pragmatik sebeplerle kaçınılmaz bir biçimde kabul edildi.Fakat değişimin öznesi büyük ölçüde yine devlet oldu.Yeni kurumlar kuruluyor, yeni kanunlar çıkarılıyor, yeni bürokrasiler oluşturuluyor, eğitim sistemi değiştiriliyor, ordu yeniden yapılandırılıyor.

Ama bütün bunların üzerinde duran temel varsayım çoğu zaman değişmiyordu:son 103 yılda olduğu gibi CHP'den AKP'ye toplumu değiştirecek olan yine merkezdi.

Şerif Mardin'in “merkez-çevre” yaklaşımının hâlâ açıklayıcı olmasının nedeni de budur. Mardin'in perspektifinden bakıldığında Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan modernleşme, güçlü bir merkez ile bu merkezin dışında kalan toplumsal kesimler arasındaki gerilim üzerinden okunabilir. Modernleşmenin önemli ölçüde yukarıdan........

© Enpolitik