Anonimliği yasaklamak özgürlüğü susturmak değil mi?
Dijital çağın en tehlikeli yanılgısı şu cümlede saklıdır: “Yasal olan her şey meşrudur.” Oysa hukuk ile adalet arasındaki mesafe bazen bir ekran kaydırması kadar kısadır. Bugün tartışılan mesele teknik değil; siyasal ve ahlakidir. Sosyal medyada konuşmak isteyen herkes kimliğini pasaport ibraz eder gibi devlete sunmak zorunda mı olmalıdır?
Bu soru basit görünür. Cevabı ise demokrasinin sinir uçlarına dokunur.
İfade özgürlüğü alkışlanan sözler için icat edilmedi. Tam tersine; rahatsız eden, çoğunluğun konforunu bozan, iktidarı sorgulayan düşünceler için vardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ve yerleşik AİHM içtihadı açık: Devlet müdahalesi ancak kanuni, meşru ve demokratik toplum için zorunlu ise mümkündür. “Zorunlu” kelimesi, idarenin keyfine bırakılmış geniş bir alan değil; dar bir koridordur.
Anonimlik bu koridorun içinde doğmuş bir savunma mekanizmasıdır. Bir saklanma arzusu değil, çoğu zaman bir korunma ihtiyacıdır.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Peyami Safa polemiklerini Server Bedi adıyla yürüttü. Nazım Hikmet yasaklı yıllarında Orhan Selim oldu. Necip Fazıl farklı müstearlarla yazdı. Lenin gerçek adıyla değil, takma adıyla tarihe geçti. Baskı dönemlerinde bir isim, bazen hayat sigortasıdır.
Bugün de anonimlik; kamu görevlisini eleştiren memurun, şirketini ifşa eden çalışanın, sosyal dışlanma korkusu yaşayan azınlığın, dijital linç tehdidi altındaki kadının ve gencin kalkanıdır.
Ancak madalyonun öteki yüzünü inkâr etmek........
