Güvenliği sağlayanı güvende tutmak: Bir devlet aklı hatırlatması
İnsanlığın ilk dönemleri…
Hayatta kalmak için önce beslenmek gerekiyordu.
Ama çok geçmeden anlaşıldı:
Hayatta kalanı korumadan, yarın kurulamazdı.
İşte bu yüzden güvenlik, devletlerden çok önce doğdu.
Ateş nöbetle korundu, mağaralara gözcüler dikildi.
Güçlü olan, zayıfı korumakla görevlendirildi.
O günlerde ne devlet vardı ne kanun; ama koruma sorumluluğu vardı.
Zamanla şehirler kuruldu, düzen büyüdü.
Zamanla güvenlik kurumsallaştı ve adaletle anlam kazandı.
Tarihin en sade dersi şuydu:
Devletler güvenliği icat etmedi; onu koruyabildikleri ölçüde devlete dönüştü.
Türk devlet geleneğinde güvenlik;
hukuku, ahlâkı ve düzeni aynı çizgide buluşturan töre ile birlikte düşünüldü.
Güvenlik, halk için taşınan bir emanet olarak şekillendi.
Güvenliği sağlayan güç, önce adaletin nöbetçisi sayıldı.
Alp yalnızca savaşçı değildi; düzenin bekçisiydi.
Tarkan bir komutan değil; emanet taşıyıcısıydı.
Onlar asayişten olduğu kadar, adaletten de sorumluydu.
Dede Korkut anlatılarında bu anlayış açıktı:
“Yiğidi hor gören, yurdu yetim bırakır.”
Alp, itibarıyla, sofrasıyla, ailesiyle ayakta tutulur.
Aksi hâlde Alp küser, boy dağılır, düzen çöker.
Bu anlayış Selçuklu’da sistemli hâle geldi.
Devlet aklı şunu açıkça gördü:
Güvenliği sağlayanı korumadan, düzen ayakta kalamazdı.
Asker, muhafız yalnızca görevli değil; emanet taşıyıcısıydı.
Güvenlik verilen bir iş değil, devletin sahiplendiği bir sorumluluktu.
Nizâmülmülk, Siyasetnâme’de bu tecrübeyi ilkeye dönüştürdü:
Güvenliği sağlayanı ihmal eden bir idare, düzenini içeriden çözerdi.
Aynı hakikat Kutadgu Bilig’de devlet diliyle ifade edildi:
“Kapıyı bekleyen aç ve uykusuzsa, sarayın içindeki huzur yalandır.”
Yusuf Has Hacib’e göre devlet; adalet, akıl ve düzen üzerine kurulur
ve bu düzen, en önce kapıyı tutanla ayakta kalırdı.
Osmanlı’da bu çizgi daha da derinleşti.
Asayiş hukukla birlikte yürüdü.
Subaşı kadıyla dengelendi; güvenlik gücü yargıdan kopuk bırakılmadı.
Düzen, yalnızca güçle değil; hukukla ayakta tutuldu.
Ve en uç noktada Deliler Ocağı vardı.
Herkesin geri durduğu yerde ileri çıkanlar…
Onlara “Deli” denmesinin sebebi akıllarını yitirmeleri değil,
ölüm korkusunu geride bırakmalarıydı.
Devlet onları başıboş bırakmadı.
Maaşları düzenliydi, aileleri koruma altındaydı.
Sakatlanan, yaşlanan yalnız bırakılmazdı.
Çünkü devlet şunu bilirdi:
Ölümü göze alanı hayatta sahipsiz bırakırsan, ordu da toplum da çöker.
Türk devlet geleneğinde güvenlik, hiçbir zaman rastgele cesaretin değil; korunan fedakârlığın üzerine kuruldu.
Zaman değişti.
19. yüzyılla birlikte güvenlik yalnızca kılıçla sağlanamaz hâle geldi.
Kanun devreye girdi.
Devlet güvenliğini Türk Silahlı Kuvvetlerine, Jandarmaya, Türk Polis Teşkilatına ve isimsiz kahramanlara emanet etti.
Güvenlik, merkezî ve kurumsal bir sorumluluk olarak yeniden tanımlandı.
Cumhuriyet, bu birikimi hukuk devleti ilkeleriyle yeniden inşa etti.
Bin yıllık bu çizginin, emanetin modern temsilcileri bugün;
Özel Harekât, Özel Kuvvetler, Polis, Jandarma, JÖH ve her yerde olup hiçbir yerde olmayan isimsiz kahramanlardır.
Geri dönüp dönmeyeceklerini bilmeden göreve çıkan, korkuyu değil vazifeyi önceleyenler…
Cesaretleri sessizdir; ama devletin en ağır yükünü taşırlar.
Bunlar yalnızca eğitimle değil, adanmışlıkla ayakta durur.
Türk devlet geleneğindeki emanet ve fedakârlık anlayışının çağımızdaki karşılığıdır.
Onları güçlü kılan yalnızca taşıdıkları silahlar değil; arkalarında durulduğunu bilmeleridir.
........
