menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

HAYDAR ÜNAL’DA TARİH, BELLEK VE DİRENİŞİN POETİKASI

15 0
21.04.2026

Haydar Ünal’ın 2025 tarihli son kitabı Yürüyen Zaman, çağdaş Türkçe şiirde toplumsalcı-gerçekçi damarın hem devamı hem de kırılması olarak okunabilecek bir metinler bütünüdür. 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’ndan sağ kurtulan bir şair olarak Ünal’ın şiiri, yalnızca tanıklığın değil, travmanın ontolojik yankısını da taşır. Bu nedenle kitap, klasik toplumsalcı-gerçekçi söylemin düz bildirici dilinden uzaklaşarak metafizik, felsefi ve alegorik katmanlarla genişler. Şairin “sesine tutunduğum derviş” dizesiyle açılan bu kitap, daha önce “Yüzümdeki Nehir”, “Gelseydin O Gün” (Sağlık Emekçileri Sendikası-SES ve Sunullah Arısoy Şiir Ödülleri), “Sığmadım” (Petrol-İş Sendikası Şiir Ödülü) kitaplarının ardından yayımlanan son kitabıdır ve baştan itibaren hem mistik hem tarihsel bir gerilimi duyurur; bireysel iç yankı ile kolektif acı aynı düzlemde hareket eder.

Bu açıdan Ünal’ın şiiri, Türkiye’de Muzaffer İlhan Erdost’un toplumsalcı estetikteki eleştirel bakışını, Mahmut Temizyürek’in modern lirizmini ve dünya düşüncesinde Faulkner’ın zaman algısını, Sartre’ın varoluşsal sıkıntısını, Nietzsche’nin trajik bilincini ve Marks’ın tarihsel materyalizmini birlikte çağıran özgün bir kavşağa yerleşir. Kitap boyunca “zaman” hem tarihsel hem varoluşsal bir kırılma olarak yürür; bu yürüyüş, hem toplumsal belleğin hem de bireysel bilincin iç içe geçtiği bir poetika oluşturur.

Açılışın Metafiziği: Aşk, Ölüm ve Kozmik Dil

Kitabın ilk sayfalarındaki şiirler, Ünal’ın poetikasını belirleyen metafizik gerilimi kurar.

Şair şöyle yazar:

“Şeyda bülbül çarkıdevran içinde / Küsmüş / Sözlerine yas bırakır / Bakışlarından kopardığım anlam / Yeniden ad koyar cihanın kalbine / Bundan böyle / Ölümden zordur aşk” (s.7)

Bu dizelerde aşk, yalnızca duygusal bir kategori değil, ontolojik bir sınavdır. “…Ölümden zordur aşk” ifadesi, Nietzsche’nin trajik bilincini hatırlatan bir varoluşçu gerilim taşır. Aşkın ölümden zor olması, yaşamanın etik yükünü gösterir. Bu bağlamda Ünal, aşkı tarihsel acının karşısında direniş olarak konumlandırır.

Hemen ardından gelen dizeler ise Sivas travmasını doğrudan çağırır:

“İbrahim’e su taşıyan karınca / Bilir / Damlanın sudaki gerçeklik payını / Tarihin bulanık gölgelerinde / İrinle yakılan ateşe doğru / Madımak kadar / Sivas kadar / Bağışlanmaz acısına yürür” (s.9)

Bu bölümde “karınca” metaforu, küçük eylemin büyük tarihsel anlamını vurgular. Marks’ın tarihsel özne anlayışıyla ilişkilendirilebilecek bu yaklaşımda, bireysel eylem kolektif belleğin taşıyıcısıdır. “…Madımak kadar / Sivas kadar…” ifadesi ise şiirin tanıklık boyutunu keskinleştirir.

Şairin kozmik imgeleri bu travmatik yükü daha da genişletir:

“Karanlıkta solgun ay / Ne ister ki / Gülün büyüttüğü / Sarmal kederden başka” (s.10)

Ay ve gül, klasik lirizmin simgeleri olmaktan çıkar; burada kederin büyüme alanıdır. Faulkner’ın zamanın döngüselliğine ilişkin yaklaşımını çağrıştıran bu imgeler, geçmişin sürekli şimdide var olduğunu hissettirir.

İçsel Varoluş ve Bölünmüş Benlik

Ünal’ın şiirinde özne, sürekli bölünen ve kendini arayan bir yapıdadır:

“Çektim içime tan kızıllığını / Kokladım kokladım” (s.11)

Bu yoğun duyusal ifade, Sartre’ın varoluşsal deneyimini hatırlatan bir bilinç yoğunluğu yaratır. Ardından gelen dizeler öznenin yerini sorgular:

“Güneşin toprakta bıraktığı / İzleri aramaktan geliyorum / Kuruyan zamanın damarlarından / Sanki / Koyu bir yanılgıyım / Neresindeyim hayatın” (s.12)

Burada özne, tarihin damarlarında dolaşan bir “yanılgı” olarak kendini tanımlar. Bu, modern şiirin yabancılaşmış bireyinin toplumsal sürümüdür.

“Ben zahir / Ben batın / Uzayıp giden sessizliğin ortasında / Papatyaların beyazlığı / Sürekli paramparça” (s.13)

“Zahir” ve “batın” karşıtlığı, tasavvufî geleneğin modern bir yorumu olarak ortaya çıkar. Ünal, metafiziği toplumsal bilinçle birleştirir.

III. Toplumsal Eleştiri ve Sınıfsal Bilinç

Kitap ilerledikçe toplumsal eleştiri sertleşir:

“Az ötemde duran / Şu köle tüccarı / Tüm zamanları içeren / Ağır yokluğudur insanlığın” (s.14)

Bu dizeler, kapitalist sömürünün tarihsel sürekliliğini vurgular. Marks’ın meta eleştirisini çağrıştıran bir ton vardır.

“Yenilmez sandığım güçlü cahillik / Eskiyen bir çölün kumları / Kapatmış elimi yüzümü” (s.17)

Cehalet burada ideolojik bir örtü olarak belirir.

“Yorgun işçilerin gövdeleri / Beklerken / Zamanın girdaplarında / Hiçbir kalbin / Bağımsızlığı kalmamıştır artık” (s.18)

Bu dizeler, toplumsalcı-gerçekçi geleneğin en doğrudan yankılarındandır. İşçi bedeni zamanın girdabında sıkışır.

Bu bölüm, kitabın politik bilincinin sistematik biçimde görünür olduğu alanlardan biridir. Şair, toplumsal eleştirisini yalnızca soyut kavramlar üzerinden değil, somut figürler aracılığıyla kurar. “Köle tüccarı” imgesi, tarihsel bir figür olmasına rağmen modern dünyaya uyarlanmış bir metafor olarak işlev görür. Burada kölelik, fiziksel zincirlerden çok ekonomik ve ideolojik bağımlılık biçimlerini ima eder. “Tüm zamanları içeren” ifadesi ise sömürünün tarihsel sürekliliğine dikkat çeker; yani bu yalnızca bugünün değil, insanlık tarihinin tekrar eden bir yarasıdır. Şair, bu sürekliliği vurgulayarak toplumsal eleştirisini evrensel bir düzleme taşır.

“Güçlü cahillik” ifadesi, bu bölümdeki ideolojik eleştirinin merkezinde yer alır. Cehaletin “güçlü” olarak nitelenmesi, yalnızca bireysel bilgisizliği değil, sistematik bir güdümlemeyi ima eder. Bu cehalet, egemen düzenin sürdürülebilirliğini sağlayan bir araçtır. “…Eskiyen bir çölün kumları…” metaforu, bu cehaletin yayılma biçimini gösterir; kumlar gibi her yeri kaplayan, görünmez ama etkili bir örtü. Şairin “…kapatmış elimi yüzümü” demesi, bireysel hareket alanının daralmasını ifade eder. Bu noktada özne, yalnızca ekonomik değil, düşünsel olarak da kuşatılmıştır. Bu kuşatma, modern insanın yabancılaşma deneyimini toplumsal bir bağlama yerleştirir.

“Yorgun işçilerin gövdeleri…” dizelerinde ise beden, sınıfsal bir gerçekliğin taşıyıcısı hâline gelir. Şair, emeği soyut bir kavram olarak değil, yorgunlukla belirlenen somut bir beden deneyimi olarak sunar. “…Zamanın girdapları…” ifadesi, emeğin sürekliliğini ve bu sürekliliğin yarattığı tükenmişliği vurgular. Bu girdap, işçinin yalnızca fiziksel gücünü değil, duygusal bağımsızlığını da aşındırır. “…Hiçbir kalbin / Bağımsızlığı kalmamıştır artık” dizesi, ekonomik sömürünün duygusal sonuçlarını da açığa çıkarır. Böylece Ünal, sınıfsal eleştiriyi yalnızca üretim ilişkileri üzerinden değil, insanî ilişkiler üzerinden de genişletir.

Bu bölümde dikkat çeken bir başka özellik, şiirin tonunun sertleşmesine rağmen lirizmini kaybetmemesidir. Şair, politik içeriği doğrudan sloganlaştırmak yerine imgesel yoğunluk içinde sunar. Bu yaklaşım, toplumsalcı-gerçekçi şiirin modern bir yorumu olarak değerlendirilebilir. Ünal, geleneksel toplumsalcı şiirin didaktik dilinden uzaklaşarak, daha çok çağrışıma dayalı bir anlatım kurar. Bu da okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarır; anlam üretimine katılmaya davet eder.

Ayrıca bu bölüm, kitabın ilerleyen kısımlarında güçlenecek olan direniş bilincinin de hazırlığını yapar. Sömürü, cehalet ve yorgunluk imgeleri yalnızca karanlık bir tablo çizmez; aynı zamanda bu karanlığa karşı oluşacak bilincin zeminini kurar. Şairin dili, eleştirel olduğu kadar uyarıcıdır. Okur, bu dizelerde yalnızca bir durum tespitiyle değil, aynı zamanda bir farkındalık çağrısıyla karşılaşır. Bu nedenle III. bölüm, Yürüyen Zaman’ın toplumsal eleştiri damarını belirginleştiren, kitabın politik omurgasını sağlamlaştıran kritik bir eşik niteliği taşır.

Şehir, Tarih ve İstanbul

Şairin mekânsal bilinci özellikle İstanbul üzerinden açılır:

“Anlam nedir Acem güzelim / Zamanın kıyılarına vuran yanlış bir dalga mı / Yükünü omuzlarıma boşaltan / Şu gemileri mi İstanbul’un” (s.25)

Burada İstanbul, tarihsel yükün sembolüdür.

“Dağların uyumadığı / Ve taşın sürekli düşündüğü bilinmektedir” (s.28)

Bu dizeler, doğanın bile düşünsel bir varlık hâline geldiği metafizik bir evren oluşturur.

Emek, Yoksulluk ve Gündelik Hayat

Ünal’ın en güçlü yönlerinden biri gündelik hayatın şiirsel dönüşümüdür:

“Yaprakların haziran saltanatı / Kendine bir ağaç bir orman arıyor / Şu karşı dükkândaki terzi / Hep aynı gömleği / Kan ter içinde kendine dikiyor…” (s.35)

Terzi imgesi, emekçinin kendine bile yabancılaşmasını gösterir.

“Su yoksuluydum / Terimin huysuz günlere düştüğü yerde” (s.39)

Yoksulluk burada doğrudan hissedilir.

“Diyorum hangi savaşın kılıç artığıyım / Yanımda ölülerin saf duruşu / Karşımda talan bir dünya” (s.40)

Bu dizeler, tarihsel travmanın bireysel bilince dönüşümüdür.

Bellek, Sivas ve Tanıklık

Kitabın orta bölümleri doğrudan tanıklık tonunu güçlendirir:

“Bir ömür sustum / Dağ ve kav hasretiyle / Anne dedim dayanamayıp anne…” (s.41)

Anne çağrısı, travmanın en çıplak........

© Ek Dergi