menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gaye Boralıoğlu: İstanbul, Yurtsuzluk ve Varoluş

12 0
05.07.2026

Her Şey Normalmiş Gibi, Türkiye’de son yıllarda yazılmış en önemli şehir romanlarından biri olarak okunmalı. Çünkü bu roman yalnız İstanbul’u anlatmıyor; İstanbul’un insan ruhunda açtığı yarayı anlatıyor.

Şehrin İçinde Kaybolan İnsan

Fethi Naci, romanın yalnızca hikâye anlatmadığını, aynı zamanda yaşadığı toplumun ruh haritasını çıkardığını söyler. Bu yüzden büyük romanlar yalnız karakterlerini değil, şehirlerini de anlatırlar. Çünkü şehir, insanın iç dünyasının dışarıya taşmış hâlidir. Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi romanı da tam burada duruyor: İstanbul’un, Diyarbakır’ın, modern yalnızlığın, siyasal baskının ve parçalanmış aşkların arasında sıkışmış bir varoluş anlatısı olarak. Romanın daha ilk sayfalarında duyduğumuz “İnsan dünyada bedeni kadar yer kaplamıyor” cümlesi, yalnızca bir aşkın değil, çağımızın ontolojik krizinin kapısını aralıyor. Çünkü artık insan, Heidegger’in sözünü ettiği gibi “dünyaya fırlatılmış” bir varlık olmaktan çıkıp, dünyaya sızan bir gölgeye dönüşmüş durumda.

Romanın anlatıcısı Arda, yalnızca terk edilmiş bir sevgili değildir. O, çağdaş şehrin içinde kendi varlığıyla bağı kopmuş bir insan prototipidir. Bu yüzden onun odası, sehpası, boş bira şişeleri, pizza kutuları ve sigara izmaritleri yalnızca dekor değildir; bunlar modern bireyin ruhsal enkazıdır. Arda’nın şu cümleleri, çağdaş şehir insanının iç monologu gibidir:

“Çıkış var mı buralardan? Günlerdir kafamın içinde dönüp dolaşan kara bulutları dağıtmak için ayaklarımı sürüye sürüye loş koridordan geçtim,…” (s.7)

Bu soru yalnızca bir aşk ilişkisinin çıkmazına dair değildir. Bu soru, İstanbul’un içinde kaybolmuş bir kuşağın sorusudur. Çünkü İstanbul artık Yahya Kemal’in “aziz İstanbul”u değildir; artık insanın ruhunu çoğaltan değil, onu eksilten bir organizmadır. Boralıoğlu’nun romanında şehir, insanı içine alan değil, onu yutan bir mekân olarak belirir.

Evsizlik, Aidiyetsizlik ve Heidegger

Heidegger, modern insanın “ikamet etmeyi” unuttuğunu söyler. Ona göre insan artık dünyada yaşamıyor, yalnızca bulunuyordur. Arda’nın kendi evine yabancılaşması tam da bu düşüncenin roman içindeki yankısıdır:

“…Sahi, hiç benim olmuş muydu bu ev? Gönül rahatlığıyla ‘evim’ dediğim bir zaman oldu mu?…” (s.8-9)

Bu cümle, yalnızca aile içi kırılmanın değil, modern bireyin mekânla kurduğu ilişkinin çöküşüdür. Ev artık korunmakta olan bir yer değil, geçici ikamettir. Arda’nın “…bedenim benim değil zihnim kiralık bir beden bulmuş, geçici ikamette.” demesi (s.13), çağdaş insanın kendi bedeniyle bile aidiyet ilişkisi kuramadığını gösterir. Şehir insanı artık kendi bedenine bile taşınamamaktadır.

Kazancakis’in Zorba’sındaki o taşkın yaşam iradesi burada yerini ağır bir iç çürümeye bırakır. Kazancakis için insanın kurtuluşu hareket etmekteydi; oysa Arda sürekli durmaktadır. Kanepeye çakılmıştır. Boş şişelere bakmaktadır. Bir küpenin içine gömülmüştür:

“… Bir küpe teki insanı bu kadar mı çaresiz bırakır? Çıkış yok mu buradan?” (s.7)

Modern şehir insanı artık büyük trajedilerle değil, küçük nesnelerle parçalanıyor. Çünkü çağdaş yalnızlık, destansı değil gündeliktir. Boralıoğlu’nun başarısı tam da burada ortaya çıkar: Büyük felsefi krizleri mutfak masasına, boş bira şişelerine, sigara küllüklerine taşıyabilmesinde.

Sessizlik: Çağın Politik Dili

Fethi Naci, iyi romanın insanı kendi çağının tanığı hâline getirdiğini söyler. Her Şey Normalmiş Gibi, Türkiye’nin son yıllardaki toplumsal iklimini doğrudan sloganlarla değil, ruh hâlleri üzerinden anlatıyor. Roman boyunca karakterler yalnız birbirlerinden değil, hayattan da geri çekiliyorlar. Lora’nın suskunluğu bunun en güçlü örneğidir:

“Bazen birinin sessizliği, diğerinin canını bütün kelimelerden daha çok yakar…” (s.27)

Sessizlik burada yalnızca iletişimsizlik değildir. Sessizlik, çağın politik metaforudur. Çünkü Türkiye’de uzun zamandır insanlar konuşmaktan çok susarak anlaşmaya çalışıyor. Romanın en çarpıcı cümlelerinden biri de bu yüzden şudur:

“Lora’yla konuşurken aynı dili kullanıyorduk ama susarken muhtemelen farklı dillere göç ediyorduk…” (s.131)

Bu cümle, yalnız iki sevgili arasındaki mesafeyi değil, Türkiye’nin parçalanmış toplumsal yapısını da anlatıyor. Aynı dili konuşup aynı sessizliği paylaşamayan bir toplumun romanıdır bu. İstanbul ile Diyarbakır arasındaki görünmez gerilim, romanda doğrudan politik tartışmalarla değil, ruhsal mesafelerle hissedilir. Zaten Boralıoğlu’nun edebiyatı tam da bu nedenle güçlüdür: O, siyaseti sloganlaştırmadan yazıyor. Politik olanı karakterlerin ruhsal kırılmalarına dönüştürüyor. Lora’nın ikiye bölünmüş karakteri biraz da Türkiye’nin bölünmüş ruhudur:

“İki Lora vardı; en az iki. Biri, neşeli, heyecanlı, hayaller kuran… Diğeri, suskun, tedirgin, kimsenin erişemeyeceği sırlarla meşgul…” (s.25)

Bu bölünmüşlük yalnız Lora’ya ait değildir. Türkiye’de yaşayan herkesin içinde en az........

© Ek Dergi