Kültürel Miras Kimin? Devletin, Kentin, Yoksa Hepimizin mi?
Kültürel miras, yalnızca geçmişten kalan taşların değil; o taşlara anlam veren toplumsal hafızanın da adıdır. Bu nedenle asıl soru, mirasın kime ait olduğundan çok, onun adına kimin karar verdiği ve sorumluluğu kimin üstlendiğidir.
Sahiplikten koruyuculuğa
Bir arkeolojik alanın tapusu devlete, bir sivil mimarlık örneği özel kişiye, tarihî bir meydanın idaresi belediyeye ait olabilir. Ne var ki kültürel mirasın değeri, hukukî mülkiyet sınırlarına sığmaz. Çünkü bir yapı, nesne ya da peyzaj; geçmişi belgelemesinin yanı sıra toplumun kimlik kurma biçimine, gündelik hayatına ve gelecek tasavvuruna da katılır. Bu yüzden “kimin?” sorusuna yalnızca tapu kayıtlarıyla cevap vermek, mirası yaşayan bağlamından koparmak anlamına gelir.
Devletin rolü burada vazgeçilmezdir. Koruma mevzuatını oluşturmak, bilimsel araştırmayı desteklemek, kaçakçılığı önlemek, uzman kurumları finanse etmek ve mirası kamu yararı adına gözetmek kamusal otoritenin temel görevleridir. UNESCO’nun 1972 Dünya Mirası Sözleşmesi de devletlere, kendi sınırları içindeki kültürel ve doğal mirası belirleme, koruma ve gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğu yükler. Ancak yetkinin merkezde toplanması, her zaman etkili koruma anlamına gelmez. Yerel bilgi dışlandığında, iyi niyetli projeler bile kent sakinlerinde yabancılaşma yaratabilir.
Kent yalnızca dekor değildir
Bir kentin mirası, yalnızca anıtsal yapılarından oluşmaz. Mahalle ölçeğindeki çeşmeler, pazar yerleri, eski sinemalar, endüstri yapıları, mezarlıklar, sokak adları, zanaatlar ve sözlü anlatılar da ortak belleğin parçalarıdır. Bunları en yakından tanıyanlar çoğu zaman o çevrede yaşayanlardır. Dolayısıyla belediyelerin ve yerel toplulukların koruma kararlarına katılması, yalnızca demokratik bir tercih değil; nitelikli korumanın da şartıdır.
İstanbul Kara Surları’nı yalnızca restore edilecek tarihî bir duvar olarak görmek, çevresindeki mahalleleri ve gündelik yaşamı görünmez kılar. Benzer biçimde........
