OLAN BİTEN; OKUL CİNAYETLERİ, SARI ZARFLAR, ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR
Bahar Çocukluğun Mevsimi. Acının, Yasın Değil Sevincin Mevsimi
Okul cinayetlerinden bir gün sonra sokağa çıktığımda herkeste bir farklılık gördüm. Normalde birbirleriyle hiç konuşmayan insanlar sohbet ediyordu. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Selam veriyor, günaydın, iyi akşamlar diyorlardı. Herkes daha nazik ve saygılıydı. Güler yüzlü ve anlamaya açıktı. Bir gün önce yaşadığımız acı hepimizi üzmüş, duygulandırmış, buzları çözmüştü. Artık ellerinde akıllı telefonlar olan o donuk insanlar değildik. Duygularımızı bastırıyor olmak, duygulu olmak sanki bir utançmış gibi yaşamak bu çağın sorunu. Pandemideki durmadan el yıkama durumu, içimize işleyen kavramlar; sosyal mesafe, temassızlık, maske… Bir kuşağın yaşam biçimine dönüştü haberimiz olmadan… Sosyal mesafe, sosyal çürüme oldu… Bir bilgisayar oyununda sürekli öldüren birinin deneyimini nasıl tanımlamalı? Bu kuşağın ölüm kavramı ile kurdukları ilişki elbette biz yaşlı kuşağınkinden farklı olacak. Pandemi döneminde sürekli o gün ölen kişilerin sayısını duydu bu çocuklar… Günlük ölüm rakamlarını… Ölümü bir günlük yaşam deneyimi olarak öğrenerek, aynı şekilde eve kapandıkları için de bilgisayar oyunlarıyla büyüdüler. Bir bilgisayar oyununda sürekli öldüren birinin deneyimini nasıl tanımlamalı? Ölüm, öldürmek ona artık kolay gelir. Şimdiki 18 yaş altı çocuklar savaşlar, salgınlar, doğal afetler… çok fazla vahşete şahit oldu ve neredeyse hepsinin terapiye ihtiyacı var. Çok fazla şiddet içeren oyun oynamak çocukların gerçeklik algısını bozuyor. Bu konuda M.Haneke’nin bir filmi vardı (Benny’nin Videosu) Teknolojinin kötü kullanımı hissizleşme oluşturmuş gibi. Tabi gerçekteki asıl konu da çocukların bu silahlara nasıl bu kadar kolay ulaşabildikleri…
El Kadar Dünya
Aşırı dijitale maruz kalmak yüzünden gençlerde ve yetişkinlerde de ortaya çıkan bir bozukluk; şundan söz edebiliriz; kuramsal olanla yaşamsal olan arasındaki uçurum. Giderek mükemmel görüntüler, yapay zekaca düzenlenmiş bir hayat, gerçek hayatın yerini almaya başladı. Kopya olan asıl olanın yerini yani. Terk edilmiş bir evren var neredeyse. Artemis-2 uzaya gidince sanki şöyle bir kendimize dışarıdan baktık. O koca koca savaşların, hırs kasırgalarının yaşandığı dünya bu muydu? Astronotların dışarıdan gördükleri el kadar dünya…
Terk Edilmiş Beden
Cep telefonları bir şeyleri (ruhumuzu) bir kenara bırakmaya neden oldu. Artık ondan muafız çünkü gerekeni oraya yazdık. Açıklama yaptık. Ruhumuz orda. Beden boş. Bağımsız. Muaf. Sorumsuz. Başıboş. Dilediğini yapacak denli özgür. Yaramaz bir çocuk gibi, boş, yönsüz, yayından çıkmış ok, dizginlerinden kurtulmuş akıl… Çağımız hor görülen beden çağı. Ve olaylar buradan patlıyor. Duygulu olan acı çeken beden. Güzellik, mükemmellik, başarı, iyi olma dayatması var. Kendiliğindenlik, öylesinelik, sezgi, rüya, doğallık, gözyaşı, içtenlik yok… Konuşmalarda oluşanlar çağı. Her şey konuşuluyor. Hatalar anında fark ediliyor. Zekalar, bilgiler yüksek. Ama insan ortada yok. Çocukluk biraz bedendir. Fiziksel duyusal dünyadır. Çocuğun varı gördüğü, bildiği, duyduğu dünyadır. Ama gördüğü bildiği dünya “Göçmüş Kediler Bahçesi” herkes bilgisayarına, telefonuna kapanmış. Bunu ilk pandemide düşünmüştüm. Çocuklar ve yaşlılar ne kadar yalnız kalıyorlar diye… Yani akıllı telefonlarla henüz gençler kadar haşır neşir olmayanlar…
Haşır neşir olmak demişken… Hemhal olmak kavramına geleyim. Küçük bir yaşam deneyimi olan Tiyatroda bu çok önemli çünkü oyun ancak bir yaşam sonucu ortaya çıkabiliyor; birbirleriyle, oyuncu........
