İran üzerinde caydırıcılık
Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde caydırıcılık kavramının ortaya çıkması gayet normaldi. Keza nükleer silahların varlığı klasik savaş anlayışını kökten değiştirmişti.
Bunun yanında iki süper güç tüm stratejik planlamalarını nükleer silahlara dayandırmış, bir nükleer savaşta topyekûn bir yok oluş riski caydırıcılığın temeli olmuştu. Kısacası Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkilerde caydırıcılık kavramının nükleer caydırıcılık ile anıldığı söylenebilir.
Bunların yanında Soğuk Savaş döneminde nükleer silah sahibi ülkeler, bu silahlara yönelik kullanım amaç ve stratejilerini deklare ederlerdi. Soğuk Savaş sonrasında ise nükleer silah sahibi olan ülkelerinin bu silahları nasıl kullanacaklarına dair stratejileri tam olarak bilinmemektedir. Bunun yanında Soğuk Savaş sonrası konvansiyonel silahların kapasitesinin artması bu silahların caydırma yönündeki rolünü artırmıştır. Bu artış konvansiyonel gücün nükleer caydırıcılığın bir tamamlayıcı unsuru olarak düşünülmesine neden olmuştur.
Soğuk Savaş boyunca, iki süper güç arasındaki caydırıcılık genelde krizlerin nasıl yönetileceğine üzerine odaklanmıştı. Bugün ise caydırıcılık daha genele yayılmış ve bir ön-alma pratiği hâline dönüşmüştür. Bunun temel sebebi Soğuk Savaş süresince düşmanın netliğine karşın bugün devletlerarası ilişkilerin oldukça iç içe geçmesidir. Bugün rekabet ettiğiniz ülkeler farklı konularda işbirliği yaptığınız ülkeler olabilmektedir. Bu durum gücünüzün ne olduğuna bakılmaksızın caydırıcılığınızı doğrudan etkilemektedir.
Farklı güvenlik arayışları
Bugün caydırıcılık kavramında değişmeyen unsur ABD’nin nükleer şemsiyesiyle güvenlik sağlayan rolünün devamıdır. Ancak ABD’nin yarattığı bu şemsiye, farklı nükleer güçler için de geçerli hale gelmiş durumda. İran’a yönelik saldırıların Körfez ülkelerine yansıması bu ülkelerde ABD’ye bağlı........
