İNANÇ DEĞİL İMAN: DOĞRU SORUNUN PEŞİNE DÜŞÜP HAKİKATİ ARAMAK
İnsan bazen yıllardır kullandığı bir kelimenin üzerinde durup kendine basit bir soru soruyor: Ben aslında ne söylüyorum?
“İnanıyorum” dediğimde neyi kastediyorum? Kur’an’ın benden istediği şey gerçekten sadece “inanmak” mı? Yoksa Kur’an’ın “iman” dediği şey, bugün günlük dilde kullandığımız “inanç” kelimesinden çok daha derin, daha kapsamlı ve insana sorumluluk yükleyen bir kavram mı?
Ben ilahiyatçı değilim. Arapça da bilmiyorum. Böyle bir iddiam da yok.
Ama bir mümin ve entelektüel olarak şuna inanıyorum: İçinde yaşadığımız çağda bilgiye ve kaynaklara ulaşmak artık hiç olmadığı kadar kolay. İnsan her şeyi bilmek zorunda değil; ama doğru soruyu sormak ve o sorunun peşine dürüstçe düşmek zorunda.
Merak ettim, sordum, araştırdım, farklı kaynakları karşılaştırdım. Araştırdıkça da karşıma oldukça dikkat çekici bir kavramsal ayrım çıktı:
Kur’an’ın temel kavramı “inanç” değil, “iman”.
Burada elbette Türkçedeki “inanç” kelimesini sözlükten silmekten ya da bu kelimeyi kullananları yanlışlamaktan söz etmiyorum. Böyle bir kelime kavgasının anlamı yok. Mesele çok daha derin: Kur’an’ın “iman” dediği hakikatin, modern insanın bazen “bir şeyin doğru olduğunu düşünmek” seviyesine indirdiği inanma biçiminden çok daha kapsamlı olduğunu fark etmek.
İman, Arapçadaki e-m-n (أ م ن) kök ailesiyle bağlantılı. Aynı anlam dünyasında emniyet, güven ve güvenilirlik gibi kavramlar da var.
İşte mesele tam burada derinleşiyor.
İman sadece zihnin “evet” demesi değil.
İman aynı zamanda güvenmek.
İman, insanın bildiği ya da kabul ettiği hakikate bütün........
