Şam’daki türbeden Musul’un kaybına: Halid-i Bağdadi, Şeyh Sait ve Revandiz’de yarım kalan mücadele!
Ömür Çelikdönmez yazdı;
Şam’daki türbeden Musul’un kaybına: Halid-i Bağdadi, Şeyh Sait ve Revandiz’de yarım kalan mücadele!
Dışişleri Bakanlığının 14 Eylül 2026 Pazartesi tarihli sosyal medya paylaşımını görünce yüreğim cız etti. Metinde aşağıdaki fotoğraf kullanılarak, “Bakanımız @HakanFidan, Şam’da Mevlana Halid-i Bağdadi Türbesi’ni ziyaret etti” bilgisi verilmişti. “Ne var bunda” diyebilirsiniz?
Öyle ya, türbesi ziyaret edilen bir İslam âlimi ve mutasavvıf kişiydi. Gelenek olduğu üzere, türbenin ziyaret edilmesi ve ruhuna Fatiha bağışlanmasından daha doğal ne olabilirdi?
Bu paylaşım sonrası medyada genel bir tarama yaptım. Yüzlerce sözde Türkçü, Atatürkçü, ulusalcı ve milliyetçi dernek, vakıf, ocak, platform, sendika veya partiden herhangi bir itiraz gelmemişti. Hepsi, süt dökmüş kedi utangaçlığıyla görmezlikten gelmeyi tercih etmişlerdi.
Mangalda kül bırakmayan milliyetçi söylemlerde bulunmak, IBAN’la gönüldaşlardan para toplamak, Atatürk’ü istismar etmek, vatansever ayaklarına absurd projelerle belediye bütçesini tırtıklamak, yaklaşan 10 Kasım’da Atatürk’ün çok sevdiği kuru fasulye-pilav menüsü eşliğinde sevdiği şarkıları dinlemek varken, neden konfor alanlarından çıksınlar, huzurlarını bozsunlar, rahatlarını kaçırsınlar?
Milliyetçilik nutuk atmakla, Türkçülük sosyal medyada üç hilal veya bozkurt paylaşmakla, Atatürkçülük ise 29 Ekim ve 10 Kasım’da birkaç veciz söz yayımlamakla olmaz. Asıl mesele, Anayasa’nın güvence altına aldığı düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, gerektiğinde ne söylediğiniz ve nerede durduğunuzdur.
Herkesin kolaylıkla konuştuğu konularda ahkâm kesip, asıl söz söylenmesi gereken meselelerde susmak, fikrî mücadele değil, konforlu bir seyirciliktir. Atatürk’ü bir tören figürüne ve dahi Türk milliyetçiliğini alkış garantili sloganlara indirgeyenlerin bu sessizliği de ayrıca sorgulanmalıdır.
Dışişleri Bakanının Halid-i Bağdadi Türbesi’ni ziyareti neden önemlidir?
Bu noktada Halid-i Bağdadi’nin tarihsel kişiliği ve temsil ettiği nüfuz öne çıkmaktadır. Nitekim Nakşibendi-Halidî çizgisinden gelen bazı tarikat ve şeyhler, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreçte devlet otoritesine karşı gelişen isyanlarda rol oynamıştır. Ziyareti anlamlı ve tartışmalı kılan da işte bu tarihsel mirastır.
Nitekim tarihsel hafıza dikkate alındığında, her fırsatta devlet aklını ve ulusal değerleri savunan milliyetçi çevrelerin bu ziyareti sessizlikle geçiştirmesi izaha muhtaçtır. Kim ne derse desin bu tutumları, sözün bittiği yer olduğu gibi, devlet- tarikat ilişkilerine bakıştaki derin kırılmayı gözler önüne seriyor.
Mevlana Halid-i Bağdadi ve Türkiye'deki tarikatlara etkisi…
Mevlana Halid-i Bağdadi (1779–1827), İslam dünyasında Nakşibendilik tarikatının en yaygın kolu olan Halidiyye'nin kurucusu ve Kürt kökenli, tarikat lideri. Kuzey Irak’ın Süleymaniye bölgesindeki Caf aşiretine mensup olması nedeniyle doğduğu coğrafyada "Mevlana Halid-i Kürdi" olarak da anılır.
1809-1811 yılları arasında Hindistan'a giderek Abdullah Dehlevi'den icazet almış ve dönüşünde tarikatı dönemin İslam coğrafyasına hızla yaymıştır. Yaşadığı dönemde, bölgedeki Kürt aşiretleri arasındaki kan davalarını bitirerek Kürt nüfusu üzerinde geniş bir otorite kurmuş ve geleneksel Kadiri tarikatının yerine Nakşibendiliği baskın hale getirmiştir.
Mevlana Halid, Anadolu'ya kendisi gibi çok sayıda Kürt kökenli halife göndererek Türkiye'deki tasavvufi yapıyı ve halkın din anlayışını Eş‘arî anlayışa uygun şekillendirmiştir. Tarikatın kontrolündeki medreselerde eğitim dilinin Arapça ile birlikte Kürtçe olması, sonraki yıllarda ayrılıkçı Kürt ulusalcılığının gelişmesini sağladı.
Bugün Türkiye'de faaliyet gösteren İsmailağa, İskenderpaşa, Erenköy, Menzil veya Haznevilik gibi en bilinen Nakşibendî cemaatlerinin tamamı köken itibarıyla Halidiyye koluna dayanmaktadır.
Maalesef adı geçen bu tarikat takipçilerinin büyük bir kısmı Türk milletine mensuptur; inançta Mâtürîdî, amelde ise Hanefî olmalarına rağmen, tarihsel süreçte bu Halidî-Eş‘arî çizginin dönüştürdüğü din anlayışını benimsemişlerdir.
Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki isyanlarda Halidi halifelerinin rolü ve Kürtçülük vurgusu…
Kürt kökenli Mevlana Halid-i Bağdadi, kurduğu Nakşibendî-Halidî yapılanmayı özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yaygınlaştırdı. Medreselerinde Arapçanın yanında Kürtçeye de yer verdi. Yetiştirip bölgeye gönderdiği halifelerin önemli bir bölümünü ise Kürtlerden seçti.
Böylece oluşturduğu dinî ve hiyerarşik ağ, sonraki kuşaklarda Kürt kimliğinin dinî ve toplumsal kanallar üzerinden örgütlenmesine elverişli bir zemin oluşturmuş; bu silsileden gelen bazı şeyh ve aktörler, ilerleyen dönemde dinî-etnik karakter taşıyan Kürt hareketleri ve isyanlarında etkili roller üstlenmiştir.
1925 yılındaki Şeyh Said İsyanı'nın lideri Şeyh Said, Mevlana Halid'in en önemli halifelerinden Şeyh Ali Septi'nin torunudur. Şeyh Said, isyanı doğrudan bu köklü Nakşibendî-Halidî silsilesinden gelen nüfuz ve güç ağını kullanarak örgütlemişti.
Benzer şekilde 1930 yılındaki Menemen Olayı'nı başlatan Derviş Mehmet de Mevlana Halid silsilesinden gelen İstanbul merkezli Halidî şeyhi Erbilli Şeyh Esad'ın dergâhı ile irtibatlıydı ve Şeyh Esad, bu olay nedeniyle yargılanmıştı.
İngilizlerle ilişkiler ve Musul sorunu…
Mevlana Halid, tarikat eğitimini İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin Hindistan'ı fiilen sömürgeleştirdiği bir dönemde Delhi'de aldı. Bu konuda Arthur Buehler'in çalışmasında Mevlânâ Hâlid'in Delhi'deki çevresinin İngiliz yönetimiyle temaslarını görmek mümkün. Mevlânâ Hâlid 1809-1811 civarında Delhi'de Şah Gulâm Ali/Abdullah Dehlevî yanındadır. Delhi ise 1803'ten itibaren İngiliz askerî denetimi altındaydı.
Buehler'in çalışmasına göre İngiliz yetkili Archibald Seton, 1807'de Şah Abdülaziz'le -hem Şah Gulâm Ali'nin hem de Mevlânâ Hâlid'in hadis hocası- görüşüyor ve daha sonra kendi siyasi konumunu Abdülaziz'e destek sağlamak amacıyla kullanmaya çalışmıştır.
Seton, 24 Ekim 1806 tarihli yazısında Şah Abdülaziz'den övgüyle söz etmiş ve onun bir mülkiyet meselesindeki talebinin İngiliz Genel Valiliği tarafından olumlu değerlendirilmesini istemiştir.
Mevlânâ Hâlid'in daha sonraki........
