Sevdiğimiz bir kişiyi neden değiştirmeye çalışırız?
Sevdiğimiz bir kişiyi neden değiştirmeye çalışırız?S
Bazı tartışmaların ilginç bir özelliği vardır. Farklı günlerde yaşanır, farklı nedenlerle başlar, farklı cümlelerle ilerler. Yine de dönüp dolaşıp aynı yere varır. Taraflardan biri ötekinin değişmesi gerektiğine inanır; diğeri ise bir türlü anlaşılamadığını hisseder. Aradan yıllar geçer, koşullar değişir, insanlar olgunlaşır, hayat bambaşka yönlere savrulur. Buna rağmen değişmeyen tek şey, birinin ötekini olması gerektiğine inandığı kişiye dönüştürme arzusudur.
Bu örüntü romantik ilişkilerle sınırlı değildir. Çocuğunun daha girişken olmasını isteyen bir ebeveyn, arkadaşının hayatını toparlamaya çalışan bir dost ya da yetişkin olmasına rağmen anne veya babasının sonunda değişmesini bekleyen bir evlat da benzer bir yerden hareket eder. Ortada eksik bir parça varmış gibi hissedilir; o parça yerine oturduğunda her şeyin yoluna gireceğine inanılır. Birçok çatışmanın görünmeyen merkezinde aynı soru durur: Bir başkasını değiştirmeye neden bu kadar ihtiyaç duyarız?
İlk bakışta bunun cevabı sevgidir. Sevdiğimiz kişinin daha mutlu, daha huzurlu ya da daha cesur olmasını isteriz. Onun hayatının kolaylaşacağını, birlikte kurduğumuz düzenin de daha az yorucu olacağını düşünürüz. Ne var ki sevgiyle başlayan bu istek, fark edilmeden başka bir şeye dönüşebilir. Değiştirmeye çalıştığımız öteki kişi gibi görünür; oysa asıl uğraştığımız şey, onun bizde uyandırdığı duygudur.
Görülen kişi, tasarlanan kişi
Kırılma tam burada başlar. Mesele tavsiye vermek ya da destek olmak değildir. Karşımızdakiyle zihnimizde yaşattığımız kişi arasındaki mesafe büyüdüğünde, fark edilmeden bambaşka bir ilişki kurulmaya başlar. Uzun yıllardır birlikte yaşayan çiftleri dinlediğinizde bunu hemen fark edersiniz. Taraflardan biri yapılanlardan çok yapılmayanlardan söz eder: “Daha ilgili olmalı”, “Daha cesur olmalı”, “Daha düzenli, daha hırslı ya da daha anlayışlı olmalı”. Cümleler değişir; yön değişmez. Konuşulan kişi odadadır, fakat anlatılan başka biridir. İlişkiye sessizce üçüncü bir karakter katılmıştır: Zihnimizde taşıdığımız versiyonu.
Ailelerde, dostluklarda ve okullarda da benzer bir düzen kurulur. Çocuğunu olduğu gibi tanımaktan çok neye dönüşeceğiyle ilgilenen ebeveynler, öğrencisinin bugünkü hâlinden çok potansiyeline odaklanan öğretmenler ya da arkadaşını olduğu kişi için değil, olabileceği kişi için sevenler… Böyle zamanlarda ilişki bir keşif alanı olmaktan çıkar; fark edilmeden bir restorasyon projesine dönüşür. Merak yerini beklentiye bırakır, kabul ise usulca geri çekilir. Hayal kırıklığı da bu boşlukta büyür. Tartışılan artık mevcut kişi değil, neden hâlâ zihindeki taslağa yaklaşmadığıdır. Dağınıklık, ilgisizlik ya da kararsızlık konuşulur; fakat masadaki asıl yükü bu davranışların bizde uyandırdığı duygular taşır.
İşte tam bu noktada soru yön değiştirir. Karşımızdakini neden değiştirmek istediğimiz kadar, onun hangi yanının bizi bu kadar huzursuz ettiğini de sormamız gerekir. Çünkü görünen müdahalenin gerisinde, çoğu zaman içeride işleyen başka bir süreç vardır.
Bir başkasını değiştirme isteği her zaman onunla ilgili değildir. Çoğu kez onun yanındayken yaşadığımız ruh hâliyle ilgilidir. Bu ayrım gözden kaçtığında tartışmaların görünen nedeni ile onları besleyen dinamik birbirinden uzaklaşır. Konuşulan davranış başkadır; mücadele edilen ise bambaşka bir şeydir.
Uzun süredir birlikte olan bir çifti düşünün. Taraflardan biri akşam eve geç gelir ve haber vermeyi atlar. Kapı açıldığında konuşulan konu gecikmedir. “Bir mesaj atmak bu kadar mı zordu?” diye başlayan tartışma kısa sürede saygıya, düşünülmeye, hatta sevginin derecesine uzanır. Oysa bekleyen kişi için geçen süre saatten ibaret değildir. Bekledikçe zihin kendi hikâyesini yazmaya başlar. Geri planda bırakılmak, önemsenmemek ya da yeniden hayal kırıklığına uğramak gibi tanıdık hisler sessizce devreye girer. Tartışma gecikmeyle........
