Umutlanmak istiyorsanız eğer...
“Sistem çöktü mü dil de zincirinden boşalır.”
Ankara’yı hiç böyle görmemiştim. Gecenin bir vaktinde kalacağım oteli ararken yolum Hacıbayram Mahallesi’ne düşmüştü. Adeta savaşın yıkıntıları içinden geçiyordum. Sanırsınız ki yüz yıldır dokunulmayan bir yer vardı karşınızda. İnsan her yeri terk etmiş, o yıkıntılar yeni sahiplerini bekliyordu. Karşımıza çıkan birkaç meczup kılıklı adam, duran polis aracına dert anlatıyordu besbelli. Ama ben bunlara, ileride iki yerde daha rastladığımda, onların sivil polis veya muhbir olduklarına kanaat getirmiştim.
Suları akmayan, her yanı dökülen, adına da “Grand Hotel” denen yere vardığımda, bir an Halide Edip Adıvar’ın Türk’ün Ateşle İmtihanı1 anılarını düşündüm.
Bunu abartı saymayın sevgili okurum; gerçekten de o an bulunduğum uzam, o günlerin Ankara’sının daha güzel olduğunu ve Halide Hanım’ın da bunu çok güzel anlattığını düşündürttü. Bağlık bahçelik içindeki evler yoksul ve yoksun olsa da insanına iyi gelen bir doğa ve masum bir hayat varmış o günlerin Ankara’sında. İşte bu nedenle otele yüzümüzü dönerken ilk Meclis binasının beni duygulandırması boşuna değildi. Ulus, bir anıt gibi bekliyordu Ankara’yı.
Cumhuriyetin ilk nefesinin coşkusu ile bugünün yorgun başkenti arasındaki uçurum, insana yalnızca verimsiz kullanılmış bir zamanı değil, bir ruh aşınmasını da düşündürüyordu. Beni otele ulaştıracak yol arkadaşım, Kızılay’dan geçerken, Mustafa Kemal’in heykelini göstererek “Sanki bize ‘Bakın, ben buradayım, nöbette, bekliyorum Cumhuriyeti’ diyor Mustafa Kemal’imiz” demişti. Bu heykelin anlamını öyle yorumlaması çok hoşuma gitmişti. Bir an Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban ve Ankara romanını anımsadım. Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları’nı... O günlerin Taşhan’ını,........
