menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fırça Hâlâ Elimizde

4 0
wednesday

İnsan kendi hayatını yaşadığını düşünürken, fark etmeden başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşayabilir. Ne zaman başarılı sayılacağımız, hangi yolu seçmemiz gerektiği, neyin bize yakıştığı, hangi yaşta nerede olmamız gerektiği… Bu cümlelerin bazıları zamanla öylesine içimize yerleşir ki onları kimin söylediğini bile unuturuz. Başkalarının beklentileri, kendi düşüncelerimizin sesini taklit etmeye başlar.

Bütün bu sesleri düşündüğümde gözümün önünde bir ressam beliriyor. Elinde fırçası, önünde koca bir tuvali var; fakat gözleri resminde değil, arkasında her çizgisine bir şey söyleyen kalabalıkta. Beğenecekler mi? Doğru rengi mi seçtim? Böyle mi yapmalıydım? Aydilge’nin de benzer bir metaforla anlattığı gibi, insan bazen kendi hayatının ressamı olduğunu unutup çizeceği resimden çok, o resme kimlerin bakacağını düşünüyor. Asıl mesele kalabalığı susturmak değil; gözümüzü yeniden kendi tuvalimize çevirebilmek.

Tam burada Vincent van Gogh’un 1889 tarihli Kulağı Bandajlı Otoportre’si geliyor aklıma. Yaşadığı ağır ruhsal krizin ardından kendisini kulağındaki bandajla resmediyor. Tabloda beni asıl etkileyen yara değil, Van Gogh’un kendi yüzünü tuvale taşıması. Bu otoportreye baktığımda insanın kendisiyle karşılaşmasının sessiz hâllerinden birini görüyorum. Çünkü bir otoportre yalnızca kendi yüzünü resmetmek değil, kendisine bakmaya cesaret etmektir. Kendi hayatının ressamı olmak için önce tuvalde kimin resmini yaptığımızı fark etmek gerekiyor.

Kendi yüzüne bakmak kadar zor olan bir şey daha var: kendi yoluna bakmak. Bu yol her zaman büyük bir “Ben ne istiyorum?” cevabıyla başlamıyor. İnsan bazen ne istediğini bilmiyor; ama ne istemediğini biliyor. Kendisine dar gelen rolü, içinde artık kalmak istemediği hayatı fark ediyor. Nereye gideceğini henüz bilmiyor olmak yönsüzlük değildir; bazen nerede kalmak istemediğini bilmek de bir pusuladır.

Van Gogh’un tuvalinden ayrılırken bu kez kulağımda Sergei Rachmaninoff’un 2. Piyano Konçertosu var. Rachmaninoff, 1897’de 1. Senfoni’sinin prömiyerinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Eser sert eleştiriler aldı; besteci ve eleştirmen César Cui, senfoniyi cehennemdeki bir konservatuvarda “Mısır’ın Yedi Belası” üzerine yazılmış bir esere benzetiyordu. Yaşananların ardından Rachmaninoff yaklaşık üç yıl süren ağır bir yaratıcı krizin içine girdi.

Birinin söylediği birkaç cümle, insanın yıllardır yaptığı........

© Bodrum Gündem