Alevifobi ve Alevileri “Tanımlayarak” Tanımama
Sözcüklerimiz parmak izlerimizdir.
-Fazıl Hüsnü Dağlarca-
Adı, taraflarca her ne konulursa konulsun, Türkiye’de “yeniden” bir “Barış Süreci”ne kapı aralanmışa benziyor. İlkine, 2013-2015 yılları arasında teşebbüs edilen bu sürecin sonrasında yaşananlar hepimizin malumu. Günümüzdekine nazaran ilk denemede güçlü bir fikrî katılım ve tartışmaların olduğu o günlerin aksine bugün özellikle ciddi endişeler taşınıyor. Üstelik bu yeni sürece MHP ve resmiyet boyutuyla TBMM gibi güçlü aktörlerin de dahil olmasına rağmen! Açık olmak gerekirse bugünkü sürece dair duyulan endişelerin, bilhassa entelektüel kesim tarafından şüphe ve endişelerle karşılanmasının en büyük nedenleri arasında, bir önceki süreçte “Barış Akademisyenleri”ne yönelik girişilen kıyıcı atmosferin büyük bir rolü var. Bir diğer önemli etkense, sürecin içeriğinden ziyade, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “yeniden cumhurbaşkanı olarak seçilmesine” kapı aralayan bir “konsensüs” olarak okunmasından kaynaklı. Bu bakımdan yazımızın ana çerçevesinin bu olmadığından hareketle sadece böyle kısa bir değerlendirme yahut hatırlatmada bulunarak esas meramımıza geçebiliriz.
Dâimî bir nefret arzusu olarak “Alevifobi”[1]
Evet, konumuz Alevifobi… Diğer bir ifadeyle, Aleviler ile inanç ve kültürlerine dair duyulan “korku, nefret ve düşmanlık”. Bu toprakların, yüzyıllara yayılan en köklü fay hattı. Öyle bir fay hattı ki kimi zaman “hareketlendirildiğinde” Aleviler cephesinde çok büyük kayıpların yaşandığı sayısız tecrübe ile yüklü. Yani Ermenilik ve Kürtlüğe dair nükseden yüzyıllık fobik hafızadan daha geriye giden bir serencamı var.
Bu bakımdan öncülü olan, beslendiği Batıni gelenek ve inançlılarına yönelik diskriminatif yaklaşımlar da bin yılı aşan bir geçmişe sahip. Dolayısıyla sadece Cumhuriyet ve Osmanlı dönemleriyle de sınırlandırılamayacak bir geçmişe sahip. Yani “ehl-i sünnet ve cemaat” olarak nitelendirilen bazı Sünni mezhep gruplarınca devam edegelen bir nefretin “kurucu ötekisi”.[2] Bu hususta özellikle 11-12. yüzyıllar arasında yaşayan Gazali’nin karşı görüşleri meşhurdur.[3] Bunların devamındaysa, 16. yüzyıldan itibaren İran merkezli kurulan Safevi Devleti’yle beraber, takipçileri olan “Kızılbaşları” hedef alan benzer yaklaşımlarla Osmanlı’dan günümüze artarak, miras kaldı.
Meselenin elbette politik bir yanı var ve din de bunda önemli bir destekleyici argüman olarak kullanıldı -halen de kullanılmaktadır. Ayrıca bu yapılırken Kızılbaşların kendilerini nasıl görüp-değerlendirdiklerinden ziyade, onların bizzat karşıtları tarafından nasıl görüldükleri ve tanımlandıkları da önemli. Çünkü, Müslüman olarak görülmeyen bu grubun mensuplarının, “Sünniliğe olan karşıtlıklarına” müteaddit şekilde vurgu yapılarak, olan ve olası fizikî müdahalelerin altyapısı hazırlanmıştır. Bundandır ki malları, canları, kadın ve çocukları da tamamen “hukuki” bir çerçeveyle helal kategorisine sokuldu. Dolayısıyla ne ellerinden kesilenler “mundar/murdar” olarak görüldüğü için yenilmiş, ne de öldürülmelerinde herhangi bir beis bulunmuştur. Hatta bu ölümlerin teşviki için bilhassa savaş meydanlarında, Safeviler ile ilişkilendirilen Kızılbaşlardan “yedi kişinin öldürülmesiyle cennete gidileceğine” yönelik propagandalar da söz konusu olmuştur.
Tabii bu durum sadece savaş meydanlarının bir amentüsü olarak kalmadı. Çünkü Sünni halka yönelik yapılan Kızılbaşlar karşıtı propagandalarla onlar da bu sürecin içerisine dahil edildi. Dolayısıyla bu durum, Kızılbaşların öldürülmesinin “resmen ve dinen” hükme bağlandığı bir ortamda sivil Sünni halka da geniş bir hareket alanı açtı. 16. yüzyıldaki aleni katliamların Safevi tehlikesi ile ilişkilendirilerek gerçekleştirilmesi gibi, benzer uygulamalara Safevilerin 18. yüzyılda yıkılması sonrasında da devam edildi. Bundandır ki 1782’te Afyon’da 100’ün üzerinde Kızılbaş’ın bir tekkeye kapatılarak diri diri yakılmasında (ihrak-ı bi’n-nar) hâlâ bir beis görülmediği gibi, yapanlar da aklandı.[4] Benzer durum takriben bir asır sonrasında (1896) Malatya/Dumuklu’da yine yüzü aşkın Kızılbaş’ın öldürülmesiyle tekrar etti. Üstelik bizzat dönemin önemli bir bürokratı ve hadiseyi sonradan yerinde inceleyen Ahmet Şakir Paşa’nın “Kızılbaşlara büyük bir facianın yaşatıldığını” resmî ağızdan kabul etmesine rağmen! Burada özellikle “yakma” ediminin kendisi bile başlı başına önemlidir. Bilindiği gibi bu durum henüz Fatih Sultan Mehmet döneminde Hurufilere yönelik gerçekleştirilmiş bir fiil olup, Safeviler döneminde de yine Kızılbaşlara uygulanmıştır. Bunun yakın tarihimizdeki en bilindik örnekleriyse “Maraş” ve Sivas-Madımak’ta yaşandı. Yani Kızılbaş-Alevilere yönelik nefret kadar, yok edilmelerinde uygulanan pratikler de karşı hafızada varlığını koruyor gözükmekte. O yüzden sadece Osmanlı dönemi ile sınırlı kalmayan bir hafızayla ya da bakış açısıyla karşı karşıyayız.
Ali Duran Topuz’un, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan çıkan Aleviliğin Son Yüzyılı başlıklı derlememizde kaleme aldığı “Devlet Yazısı/Yazılımı Olarak ‘Alevifobi’ ve ‘Dijital Yezitlik’” başlıklı bölümde ayrıntı ve örnekleriyle ortaya koyduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de Alevilere yönelik nefret ve düşmanlığın güçlü bir sicili var. Bu da, bir kez daha ifade etmek gerekirse, Alevilik ya da tarihsel adlandırmasıyla Kızılbaşlığın, tamamen bir nefret objesi olarak kodlanmasıyla birlikte, tamamen “kurucu bir öteki ya da ötekiler” arasında yer almasının işaretidir.[5]
Görüldüğü üzere “Kızılbaşlık” ve takipçilerine yönelik çok güçlü bir tarihsel düşmanlık söz konusu. Yeri gelmişken burada, özellikle günümüzdeki yaygın kullanımıyla “Alevi” kavramının resmî hafıza(lar)daki dönüşümüne de birkaç cümleyle temas etmek gerekiyor. Çünkü bu kavram gerek Osmanlı öncesi gerekse bu dönemde ve en azından 19. yüzyıla kadar Kızılbaşlıktan ayrı ele alınarak, yer yer nötr yer yer de sadece ehl-i beyt ve soyuna gösterilen “tazim”, yani hürmetten ötürü “olumlu” bir manada kullanıldı. Ama ne zaman ki ve özellikle söz konusu yüzyılın değişen dinamikleriyle Kızılbaşlar tarafından da giderek tanımlayıcı bir adlandırma olarak kullanılmaya başlandı, Kızılbaş adlandırması gibi o da “pejoratif” kullanımından nasibine düşeni aldı.[6]
İçinde bulunduğumuz yüzyıl ve bilhassa süreç içerisinde Alevilere yönelik boca edilen nefret söyleminin yukarıda özet olarak sunduğumuz tarihsel bakiyeyle yakın bir ilişkisi var. Fakat en azından bugün bahse konu nefretin açıktan olduğu kadar daha “mistifiye” ifadelerle tedavüle sokulduğu da açık. Bunun örneklerine aşağıda elbette değineceğiz! Onlara geçmeden evvel, bu nefret ruhunun en azından 21. yüzyılda yeniden “nasıl çağrıldığı” ya da “örüldüğüne” dair bir değerlendirmemize yer vermek isteriz:
… 15 Temmuz olarak anılan darbe girişiminin hemen öncesine kadar Fethullah Gülen Cemaati’nin benzer bir niyetle, devletin birçok olanağını da kullanarak, sözde “hoşgörü” politikasıyla Alevileri ele geçirilmeye yönelik çalışmalarıydı. Bu amaç, farklı aktörler vesilesiyle, dıştan gerçekleştirilen müdahaleler ve kurumsallaşma örnekleriyle devam ediyor. Üstelik mesele artık Alevilerin kendi talepleri olan eşit yurttaşlar olarak “tanınmalarından” ziyade, bu dıştan müdahalelerle onları doğrudan “tanımlama” ve belirli bir doğrultuda “homojenleştirmeye” evrilmiş bulunmakta. Bunun yetersiz kaldığı noktalardaysa Alevileri “parçalama” üzerine kurulmuş bir tahakküm siyaseti izlenmekte.[7]
… 15 Temmuz olarak anılan darbe girişiminin hemen öncesine kadar Fethullah Gülen Cemaati’nin benzer bir niyetle, devletin birçok olanağını da kullanarak, sözde “hoşgörü” politikasıyla Alevileri ele geçirilmeye yönelik çalışmalarıydı. Bu amaç, farklı aktörler vesilesiyle, dıştan gerçekleştirilen müdahaleler ve kurumsallaşma örnekleriyle devam ediyor. Üstelik mesele artık Alevilerin kendi talepleri olan eşit yurttaşlar olarak “tanınmalarından” ziyade, bu dıştan müdahalelerle onları doğrudan “tanımlama” ve belirli bir doğrultuda “homojenleştirmeye” evrilmiş bulunmakta. Bunun yetersiz kaldığı noktalardaysa Alevileri “parçalama” üzerine kurulmuş bir tahakküm siyaseti izlenmekte.[7]
Söz Gülen ve hareketinden açılmışken, muktedir oldukları dönemde uygulamaya soyundukları “Cami-Cemevi Projesi”yle Alevilere yönelik nasıl bir kuşatmaya yöneldiklerine dikkat çekmekte fayda var. “Hoşgörü” söylemiyle ve tamamen tek taraflı olarak Alevileri kendilerine entegre etmeye soyundukları bu siyasetin başarısızlığı açık olsa da sonrasında farklı elbiseler ve aktörlerce günümüze değin uzanan benzer niyetlerin varlığına bugün de aşinayız. Ayrıca, Gülen’in gerçek niyetini ortaya koyan ve esasında bugünkü Alevifobik söylemin tam da o günlerde nasıl vücut bulduğunun işaret fişeğine de yer vermeden olmaz:
… Hafizanallah, kalkar yine eskiden yaptıkları gibi burayı da verelim bu adamlara, gaileyi bertaraf edelim derlerse arkadan Türkiye’de Kızılbaş meselesi geliyor. Ve şimdi bunların içinde mollalar var, hocalar var, şeyhler var, dindarlar var. Açtığımız okullarda orada ve ders verdiğimiz üniversiteye hazırlık kurslarında bunlarla diyalog kurabiliyoruz. Bir ölçüde bu dalgaları kırma imkânı oluyor. Bu sertlikleri kırma imkânı oluyor. Fakat Türkiye’de ben Alevi demiyorum, onlar Alevi değildir yani. Anadolu'daki Aleviler, Yörükler bizim, Tahtacılar. Onlar her zaman bizim kendileriyle anlaşacağımız insanlardır. Fakat esas, aslen Nuseyri olan, Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş aslen Nuseyri olan Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasında. Onlar Türkiye'de gaileler açtığı zaman devletimizle ordumuzla bu işin karşısına çıkamazsınız. Ve bunların dinleri yoktur. Nuseyri akidesi vardır. Allah insandır, insan Allah’tır. Allah insanın içine girmiştir. Allah insanda itaat etmiştir. Bu anlayış hakimdir. Bu itibarla biz şimdi Güneydoğu’yu verelim dediğimiz zaman bile Sivas’a kadar talepler gelecektir arkadan. Çünkü bu talebi yapabilecek şeyler şimdiden kazınmaya başlamıştır, aynen. Hafizanallah çok sıkı durmak lazım, taviz vermemek lazım bu mevzuda.
… Hafizanallah, kalkar yine eskiden yaptıkları gibi burayı da verelim bu adamlara, gaileyi bertaraf edelim derlerse arkadan Türkiye’de Kızılbaş meselesi geliyor. Ve şimdi bunların içinde mollalar var, hocalar var, şeyhler var, dindarlar var. Açtığımız okullarda orada ve ders verdiğimiz üniversiteye hazırlık kurslarında bunlarla diyalog kurabiliyoruz. Bir ölçüde bu dalgaları kırma imkânı oluyor. Bu sertlikleri kırma imkânı oluyor. Fakat Türkiye’de ben Alevi demiyorum, onlar Alevi değildir yani. Anadolu'daki Aleviler, Yörükler bizim, Tahtacılar. Onlar her zaman bizim kendileriyle anlaşacağımız insanlardır. Fakat esas, aslen Nuseyri olan, Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş aslen Nuseyri olan Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasında. Onlar Türkiye'de gaileler açtığı zaman devletimizle ordumuzla bu işin karşısına çıkamazsınız. Ve bunların dinleri yoktur. Nuseyri akidesi vardır. Allah insandır, insan Allah’tır. Allah insanın içine girmiştir. Allah insanda itaat etmiştir. Bu anlayış hakimdir. Bu itibarla biz şimdi Güneydoğu’yu verelim dediğimiz zaman bile Sivas’a kadar talepler gelecektir arkadan. Çünkü bu talebi yapabilecek şeyler şimdiden kazınmaya başlamıştır, aynen. Hafizanallah çok sıkı durmak lazım, taviz vermemek lazım bu mevzuda.
Gülen burada, Kızılbaşlığı bir güvenlik tehlikesi olarak resmettiği gibi “makul Aleviliğin” tanım ve sınırlarını da çizer. Bundandır ki çizdiği bu “olağan” çerçeve dışında konumlandırdıklarını da “Alevi olarak görmeme” tekelini bir muktedir olarak kendi tasarrufuna almıştır. Üstelik sadece bununla da sınırlı kalmayıp, Kızılbaşlığın merkezine koyduğu Dersim (Tunceli) ve civarını da (Erzincan, Bingöl, Erzurum, Sivas, Muş) yine inanç olarak kriminalize ettiği Nusayrilikle ilişkilendirmekten geri durmaz. Sonuçta da Kızılbaşlık ile Nusayriliği, kendi inancı ve makbul gördüğü kesimlere karşı adeta bir “anomali” olarak hedef haline getirmiştir.
Burada bir diğer başlığa geçmeden önce Nusayriler ve Kızılbaşlara dair bir not düşmek de gerekiyor. Her iki grup da elbette farklı bir tarihsel geçmişe sahip. Ama bu onların özellikle belirli inançsal hususlarda örtüşmedikleri anlamına gelmez. Bu benzerlikler de bilhassa Hz. Ali ve belirli kişilerin inançlarındaki rolüyle beraber, diğer birtakım batıni yorumlar hususunda geçerli. Benzer bir durum Bektaşiler ya da İran ile Irak’ta yaşayan Ehl-i Haklar (Yaresani, Kakai) için de geçerlidir. Bu da bir bütün olarak isimleri farklı olsa da tamamının “Alevi” başlığı altında ele alınmasını beraberinde getirmiştir. Ama özellikle Türkiye’de Kızılbaşlarla beraber gerek Hatay ve civarında gerekse sınır komşusu olarak Suriye’de yaşamaları nedeniyle Nusayrilerin de Osmanlı’dan günümüze uzanan periyotta yakın bir “öteki” olarak “Alevi” üst başlığı altında hedefleştirildikleri görülür. Bundandır ki iki gruba yönelik bakış açısıyla beraber, asimilasyonları (tashih-i akâid) için uygulanan politikaların da özellikle II. Abdülhamid döneminde örtüşmesi bir tesadüf değildir.[8] Bu yönlü benzerlik ve........
