Bir Ankara okuması
Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.
“Okullarda felsefe öğretsek 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur.” Geçen hafta İoanna Kuçuradi’nin yitiminin ardından yeniden gündeme gelen bu cümlenin işaret ettiği eğitim, kültür ve gelişim anlayışına değinmiştim. Üniversite öncesi eğitimde felsefeye yer açılmasının düşünme biçimlerini ve buna bağlı olarak algı ve muhakeme gücünü değiştirerek analitik düşünce yetisinin her alana yansıyacak güçlü bir zemin yaratacağını söylüyordu Kuçuradi. Eğitim, onun sözünde bir toplumun geleceğini kurma sorumluluğuydu.
Ankara’nın başkent oluşunun yıldönümünde bu öneriyi bir başka açıyla yeniden düşünmek, bizi Cumhuriyet’in kent tasavvuruna götürüyor. 13 Ekim 1923’te başkent olan Ankara, yeni kurulan devletin yönetim merkezinden ibaret değildi. Cumhuriyet, burada kurulan kurumlarıyla birlikte yeni bir kamusal hayat, yeni bir eğitim ve kültür ortamı, yeni bir yurttaşlık fikri kurmayı amaçlıyordu. Ankara’nın başkentliği, nasıl bir toplum nasıl bir gelecek sorusuyla doğrudan ilgiliydi.
Funda Şenol Cantek, “Yaban”lar ve Yerliler’de Ankara’nın başkent olarak kuruluşunu “tutkularla ve sancılarla yüklü” bir süreç olarak ele alıyor. Kent, yeni ulusun temsil edildiği bir mekân ve halkı yurttaşa dönüştürme projesinin “sosyal şantiyesi” olarak anlatılıyor. Cantek’in bir söyleşideki şu cümlesi de bu tasavvurun neden Ankara’da somutlaştığını açıklıyor: “Her başkent, ulus devleti temsil etsin kaygısıyla tasarlanır.” Bu kuruluş hikâyesi, yeni bir başkentin nasıl oluştuğunun yanı sıra yeni gelenlerle yerelin, modernleşme idealiyle gündelik hayatın nasıl karşılaştığını da içeriyor.
Başkentte kurulan hayatın bilgi ve kültür kurumlarında görülen izleri önemlidir. Musiki Muallim Mektebi (1924), Türk Tarih Kurumu (1931), Türk Dil Kurumu (1932) ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1935), araştırma, eğitim ve yayıncılığın yeni bir merkezde örgütlenmesi çabasının parçalarıydı. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın açılması (1936), Devlet Tiyatrosu’nun (1949) ve Devlet Opera ve Balesi’nin (1958) kuruluşuyla bu çaba sanat alanında da sürdü. O ilk yılların yol açan düşünce zemini kentte ilerleyen yıllarda da hissedilir olmuştu. Mülkiyeliler Birliği, Sanat Sevenler Derneği gibi buluşma alanları toplumun sesi oluyor, aydınları ağırlıyordu. Türkiye Felsefe Kurumu’nun 1974’te Ankara’da kurulan çevresi de felsefi........
