Ressam, heykeltraş İsmail Yıldırım: Koyu siyahın içinden süzülen ışık
Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.
Paris, 1989 yılı. Temmuz ayı. Sokaklar Fransız Devrimi’nin 200. yıl kutlamalarının heyecanıyla dolup taşıyor. Kent, Jean-Michel Folon’un, bu yıl dönümü için tasarladığı, uçuş halindeki üç kuşu tasvir eden sürrealist afiş ve bayraklarla donanmış. Ben ise başka bir geçmişin izini sürme telaşındayım. Elimde adres; Paris’in sokaklarında yürüyerek İsmail Yıldırım’ın atölyesini arıyorum.
Dokuz yıl olmuş görüşmeyeli. Bir sevinç, sarılıyoruz. Küçük atölyesinde her şey birbirinin üstünde; her yer kağıt, tuval, boya, fırça dolu. Öylesine çiziktirilmiş, kimi bitmiş, kimi yarım desenler, resimler kaplamış ortalığı, yerleri bile. Bir yandan konuşuyoruz, ama gözüm yerdeki resimlerde; kalkıp en hoşuma gidenleri topluyorum. “Bunları alıyorum ben,” diyorum. Bu resimler şimdi Cenevre’deki evimin duvarlarını süslüyor.
O gün henüz bilmiyordum, ama İsmail’in sanatına açılan kapı, aslında bir atölyenin kapısı değil, bir hafızanın kapısıydı.
İsmail’le tanışıklığımız, Paris’ten önce başlayan ortak bir dönemin devamıydı. Güney Kültür Yayınları’nda çalışan İsmail, Ohannes Şaşkal’la birlikte açtığımız K-ÖMÜR karikatür sergisini kitaplaştırmayı istemiş; ancak 12 Eylül 1980 darbesi nedeniyle bunu yapamamıştı. Yıllar sonra, 2008 Ocak ayında, bu kez Paris’te Hrant Dink anısına Ohannes’le birlikte hazırladığımız Le Chiendent (Ayrıkotu) karikatür sergisinin gerçekleşmesinde, İsmail’in önemli bir katkısı olacaktı.
Hrant Dink’in anısına açtığımız Le Chiendent (Ayrıkotu) karikatür sergisinin açılışında (Ümit Kartoğlu, Fazıl Say, İsmail Yıldırım, Ohannes Şaşkal), Paris, 18 Ocak 2008 (Fotoğraf: Nellie K.)
KÖYDEKİ ATÖLYEDE BÜYÜK TUVALLER
Bu kez İsmail’i Paris’e 2 saat uzaklıkta, şirin mi şirin Saint-Aubin-Château-Neuf’te ziyaret ettim. Türkiye’deki köyünden getirdiği kuzu göbeği mantarıyla yaptığı pilav eşliğinde hasret giderdik. Mekan değişmişti, ama İsmail’in dünyası değişmemişti. Atölyesine girdiğimde yine aynı yoğunluğu hissediyordum. Duvarlara yaslanmış büyük tuvaller, heykeller ve malzemenin kendisiyle kurulan güçlü bir ilişki. İsmail için atölye yalnızca üretim yapılan bir yer değil, aynı zamanda hafızanın işlendiği, geçmişle hesaplaşılan bir alandı.
İsmail Yıldırım’ın Saint-Aubin-Château-Neuf’teki atölyesinde
Duvarlarımı süsleyen İsmail’in resimleri küçük boyutlardaydı. Ne oldu da böylesi büyük çalışmaya başladığını soruyorum. “Buna merak demek lazım,” diyor İsmail, “Bir de endişe eden bir adamımdır. Yaptığım her şeyde ne oluyor, iyi bir şey mi yapıyorum diye sorarım hep. Bu ikisi beni tetiklemiştir ve çok bakmışımdır ressamlara.” Her açıdan ressamları incelediğini anlatıyor; Honoré Daumier ve Jean-François Millet’ten söz ediyor, ikisinin de oldukça küçük boyutlarda çalıştıklarını anlatıyor. Bir de Paul Klee’den. Klee’nin çoğu........
