menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Uzay hayalleri Dünya gerçeklerine karşı

34 0
07.06.2026

İnsanlık gözünü göğe çevirdiğinden beri felaketleri de mucizeleri de oradan gelecek habercilerle ön görmeye çalışmış ama en çok da uzayın sonsuz derinliğinde kaybolduğu hayallere dalarak hem var oluşunun hem de hayatın anlamını sorgulamış. İlk uzay araştırmalarından günümüze, Apollo 11 görevi ile 1969’da Ay yüzeyine konmakla başlayan yolculukta, Voyager ve New Horizons gibi projeler sayesinde Güneş sistemi üyelerini inceleyerek sistemin sınırlarını belirlemek, ve hatta yakın zamanda JWST gibi teleskoplar sayesinde evrenin ilk zamanlarına dair beklenmedik keşifler yapmak da mümkün oldu. Ne yazık ki çığır açıcı gelişmelerin çoğu saf bilim yapma güdüsüyle değil, kimi zaman soğuk savaşlar, kimi zaman da sırf gösteriş amacıyla yapılan hamlelerin sonucuydu.

Günümüzde hala bir yarımız uzaya dair hayaller kurmaya devam ederken bir yarımız da hala yaşanmış tecrübelerin doğruluğunu sorgulamakta: Ay’a gidildi mi? Uzay istasyonlarındaki görüntüler stüdyo ortamında mı çekiliyor? HAARP teknolojisi bir savaş uygulaması mı? Peki ya öncelik savaşlar veya güç kaygıları olmasaydı da ana amaç uzayı daha iyi anlamak olsaydı olaylar nasıl gelişirdi? Bugün sizinle bir hayal ya da belki ütopya diyebileceğimiz alternatif bir geçmişe yolculuk yapacağız.

SOĞUK SAVAŞ YERİNE KÜRESEL BİLİM KONSEYİ

II. Dünya Savaşı sonrasında, atom enerjisinin yıkıcı gücünü gören bilim insanları, BM çatısı altında ‘Uluslararası Uzay Araştırmaları Ajansı’nı (UUAA) kurup, V-2 teknolojisini silah olarak değil de atmosferin üst katmanlarını ölçmek için kullanmış olsalardı mesela; 1957’de yörüngeye Sputnik yerine ilk ‘Uluslararası Atmosfer Gözlem Uydusu’ yerleştirilebilirdi belki de. Gizlilik yerini şeffaflığa bıraksa, tüm dünya ülkeleri, temel bilim verilerini gerçek zamanlı olarak paylaşmış olsa, ne gibi keşiflere yer açılırdı?

Ozon tabakasındaki incelme, 1970’lerin ortalarında tesadüfi bir akademik çalışma ile fark edildi. Ancak UUAA, 1950’lerin sonunda atmosferin üst katmanlarına sürekli olarak yüksek çözünürlüklü tayf çekerler gönderiyor olsaydı, kloroflorokarbonların (CFC) atmosferdeki ayrışma süreci ve ozon moleküllerini nasıl parçaladığı, belki de 1960’ların başında bir ‘doğa olayı’ olarak değil de doğrudan bir ‘tehlike’ olarak raporlanabilir;1960’lardan itibaren kesintisiz, küresel ölçekte termal haritalama ve karbondioksit yoğunluk takibi yapılabilirdi. Bu sayede küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğu, henüz fosil yakıtlar endüstriyel sistemin temel taşı haline gelmeden ispatlanabilirdi.........

© Birgün