menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir yüzleşme ve hesaplaşma romanı: Kubur

32 0
08.08.2026

Hatırlamak ve unutmak; belleği oluşturan iki düşman kardeş! Hatırlayarak geçmişi koruyor, unutarak geleceğe yer açıyoruz. Ama bazen bilinçli ya da bilinçsizce, gönüllü ya da zorla, unutulan veya unutulmak istenen yaşanmışlıklar hatırla(t)mayla karşı karşıya geliyor. Yüzleşme işte bu karşılaşmanın adı. 

Eğer yüzleşme tam anlamıyla yapılabilirse, yaşananlara kaçmadan, saklanmadan, yorumlarla değiştirmeden bakma cesareti bulunabilirse sonra da sıra hesaplaşmaya geliyor. Yaşananların dökümünü yapan, sorumluları belirleyen, adalet arayışıyla gelişen bu sürecin sonunda belki her zaman tam ve adil bir ödeşme olmuyor. Ama temiz bir sayfa açıp yürüme imkanı ancak buradan doğuyor. Bir edebiyatçı da olan psikanalist İrvin Yalom’un dediği gibi “Gerçekle yüzleşmek insanı yaralar ama yanılsamalarla yaşamak insanı çürütür." Bu saptama, insan gibi canlı bir organizma olan toplum için de geçerli. 

M. Ender Öndeş’in yazdığı Dipnot yayınlarından çıkan Kubur da yüzleşme ve hesaplaşma üzerine kurulu bir roman. 1980 sürecine ilişkin bireysel olduğu kadar kolektif ve toplumsal açıdan da çok derin konulara kulaç atıyor. Bir metafor bile olsa pisliklerin döküldüğü, kötü kokuların yayıldığı kubura bakmak kolay değil. 

Öndeş her ne kadar bu kitabın yazarı olarak anlatıcı sayılsa da, aslında kitaba konu ettiği dönemin hem tanığı hem de kelimenin gerçek anlamıyla sanığı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken 1980 yılında politik nedenlerle tutuklanan ve 11 yıl cezaevinde kalan yazarın yayımlanmış pek çok şiir, öykü ve romanı var. Edebiyatçılığının yanında gazetecilik mesleğini de sürdüren Öndeş’in bu romanı pek çok alandan beslenerek yazdığını söyleyebiliriz.

Yazar, romanın daha ilk sayfasında hem okura önemli bir açıklamada bulunuyor hem de kendi tutumunu ilan ediyor: “Bu bir kurgu… Olaylar, karakterler, hepsi… Ama 6 Haziran 1981 sabahında olanlar, gerçekti. Çıplak gerçek! Hiç unutulmasınlar…”  

Romanın zaman çizelgesi üçlü bir saç örgüsü şeklinde ilerliyor; 1981’de yaşanan bir dizi olay, 30 yıl sonrası yaşananlar ve ölüm döşeğindeki Araf’ın geçmişten bugüne hatırlamaları. 

Önce son günlerini yaşayan bir kanser hastası olan Araf’la tanışıyoruz. Roman ilerledikçe bunun yalnızca fiziksel sağlığıyla ilgili değil zihinsel ve psikolojik varlığıyla ilgili bir arada kalmışlık hali olduğunu anlıyoruz.  Doktorlar bu hasta adamı hayatta tutmak için tüm güçleriyle çabalıyor. En büyük çabayı da Araf’ın kızıyla adaş olan doktor Gülnihal gösteriyor. 

Geçmişteyse bir grup devrimci 1980 darbesinden sonra sansasyonel bir eylem hazırlığındalar. Eylemin içeriğinden daha önemli olan devrimcilerin bunu hangi motivasyonla yaptıkları ve birbirlerine duydukları sonsuz güven. 

“Cuntanın osuruğunu keseceğiz resmen; apoletlerini götüne sokacağız o puştun! 1981 Ağustosunu hayatı boyunca unutamayacak” 

“Öyle bir durumda sağ kalacağımızı sanmıyorum. Geride kalanlar, gidenlerin hayatını yaşasın” 

Ne var ki devrimcilerden biri itirafçı olup........

© Bianet