menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Perseptron, Vietnam, genel zekânın çitlenmesi

26 0
16.09.2026

Yapay Zekâ: Emek, Savaş, Sömürgecilik serimizin ikinci bölümünde, Sovyetler Birliği’nde elektrifikasyon planından ülke çapında bilgisayar ağı tasarılarına uzanan hattı izlemiş, Kitov ile Gluşkov’un önerilerini durduran şeyin bir hesaplama sınırı değil, enformasyon üzerindeki denetimi elinde tutan kurumların direnci olduğunu göstermeye çalışmıştık. Bölümü, aynı hesaplama kapasitesinin farklı mülkiyet ilişkileri altında farklı sorular ürettiği tespitiyle ve makinenin kimin denetiminde çalıştığı sorusuyla kapatmıştık.[1]

Okuyacağınız bu bölüm kapitalist cepheye dönüyor. Perseptronun 1957’deki doğumundan Vietnam’daki “elektronik savaş” alanına, 1969’daki matematiksel eleştiriden uzman sistemlere ve oradan insanların birbiriyle iletişiminin bir ham maddeye çevrilmesine uzanan yarım yüzyılı, aynı yıllarda kapitalizmin yaşadığı kâr oranı krizi ve emek süreçlerinin yeniden düzenlenmesiyle birlikte ele alıyor.

Yapay Zekânın Politik İnşası

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın uçaksavar projelerinden çıkan sibernetik, serinin ilk bölümünde izlediğimiz gibi 1940’ların sonunda Macy Konferansları’yla kurumsallaşmış, Sovyetler Birliği’nde ise önce sözde bilim ilan edilip 1950’lerin ortasından sonra sahiplenilmişti. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise aynı yıllarda büyük askeri finansmanın dışında kalmaya başlar. Geri çekilişin nedeni bir kuramsal yenilgiden ziyade araştırmayı finanse eden kaynağın başka yere kayması olur. Norbert Wiener, Ocak 1947’de Atlantic Monthly’de yayımlanan açık mektubunda askeri araştırmaya bir daha katılmayacağını duyurur ve savaş sonrası bilim finansmanının neredeyse tek kaynağıyla bağını kendi eliyle keser.[2] Sibernetiğin çalıştığı aygıtlar da değişen donanımla uyumsuzlaşır. Sibernetik çevresi servomekanizmalarla ve analog devrelerle düşünürken savaş sonrasında kurulan hesaplama altyapısı John von Neumann’ın mimarisine dayanan sayısal bilgisayar üzerine oturur. Askeri bütçenin büyük bölümü bu yeni makineye akarken sibernetik, sayısal bilgisayarla değil ondan önceki analog aygıtlarla düşünen bir kuşağın kuramı olarak daha dar bir kanala çekilir. Kanalı açık tutan kurum Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi olur ve ilk bölümde andığımız kendini örgütleme sempozyumları da, birazdan göreceğimiz perseptron da bu kanaldan finanse edilir.[3]

John McCarthy, Marvin Minsky, Nathaniel Rochester ve Claude Shannon, 1955 yazında Rockefeller Vakfı’na sundukları öneride Dartmouth Koleji’nde iki aylık bir çalışma toplantısı için destek ister ve metinleri “yapay zekâ” teriminin ilk kez kullanıldığı yer olur.[4] McCarthy otuz yıl sonra terimi seçme nedenini açıkça yazar. Sibernetikle ilişkilendirilmekten kaçınmak istemiştir, çünkü sibernetiğin analog geri beslemeye odaklanmasını yanlış buluyor ve Wiener’ı bir üstat olarak kabul etmek ya da onunla tartışmak zorunda kalmak istemiyordur.[5] Sibernetik geri besleme ve denetim üzerine kurulu, savaş laboratuvarlarından çıkmış ve o yıllarda Sovyet felsefe dergilerinde de tartışılan bir alan, “yapay zekâ” ise bu yükten arınmış bir başlangıç vaat eder.[6] Önerinin dayandığı varsayım açıkça yazılıdır. Öğrenmenin ya da zekânın her yönü ilkece o kadar kesin tarif edilebilir ki bir makine onu taklit edebilir. 1956 yazında Dartmouth’ta yapılan toplantıda Allen Newell ile Herbert Simon, ilk yapay zekâ programı sayılan Mantık Kuramcısı’nı tanıtır. Program, Alfred North Whitehead ile Bertrand Russell’ın matematiği mantık aksiyomlarından türetmek için yazdığı Principia Mathematica’daki teoremleri, sembolleri kurallara göre işleyerek kanıtlar. Zekâ burada sembol işleme yetisi olarak tanımlanır ve bu yaklaşım sonradan sembolik yapay zekâ adını alır. Makine, kendisine verilen sembolleri önceden yazılmış kurallara göre işler, öğrenmez. Bu tarif, sibernetiğin denetim döngüsünden farklı olarak, elde bulunan sayısal bilgisayarın yaptığı işle birebir örtüşür.[7]

Yeni adın kurumsal karşılığı 1962’de gelir ve Savunma Bakanlığı’nın araştırma ajansı o yıl Enformasyon İşleme Teknikleri Dairesi’ni kurar ve daire, üç laboratuvarı on yıl boyunca neredeyse koşulsuz finanse eder. MIT’de Marvin Minsky ile Seymour Papert’ın yönettiği yapay zekâ grubu robot kolu ve görme üzerine, Stanford’da McCarthy’nin 1963’te kurduğu laboratuvar mantıksal akıl yürütme ve programlama dilleri üzerine, Carnegie Mellon’da Newell ile Simon problem çözmenin psikolojik modelleri üzerine çalışır. MIT’deki Proje MAC tek başına yılda iki milyon doların üzerinde kaynak alır.[8] Wiener’ın reddettiği para, onun adını taşımayan bir alana verilir ve sonraki yirmi yıl boyunca alanın hangi hattının araştırılacağına bu para karar verir.

Frank Rosenblatt ise Dartmouth toplantısından bir yıl sonra bambaşka bir tanımla gelir. Perseptronu 1957’de Cornell Havacılık Laboratuvarı’nda geliştirir ve çalışmayı ABD Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi finanse eder.[9] Makinenin tanıtımı yeni bir zekâ tarifini duyurur. Zekâ artık gelen uyarıcıları sınıflandırma kapasitesi olarak tanımlanır. Makineden beklenen şey bir önerme kurmak ya da çıkarım yapmak yerine, önüne gelen görüntüyü bir kategoriye yerleştirmek olur. Rosenblatt’ın makinesi kural işlemez, birbirine bağlı basit birimlerin ağırlıklarını örneklerden ayarlayarak öğrenir. Bu yaklaşım bağlantıcı yapay zekâ adını alır ve iki tanım, sembolik ile bağlantıcı, sonraki elli yıl boyunca alanın iki ayrı hattını oluşturur. The New York Times, Temmuz 1958’de Deniz Kuvvetleri’nin Rosenblatt’ın makinesini tanıtmak için düzenlediği basın toplantısını, yürüyecek, konuşacak, görecek, yazacak ve kendini üretecek bir elektronik beynin habercisi olarak duyurur.[10]

Makinenin tanıtımı elektronik beyne gönderme yapar ve Rosenblatt da makalesini bir beyin modeli olarak sunar. Ancak yöntemin dayandığı matematik nörofizyolojiden değil, psikometriden gelir. Kaynağı, on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren gelişen psikometri geleneği ile istatistikteki çok boyutlu çözümleme teknikleri oluşturur. Francis Galton’ın öncülük ettiği ve Charles Spearman’ın 1904’te genel zekâ etmenini tanımlayarak sürdürdüğü bu gelenek, zihinsel süreçleri korelasyon ve etmen çözümlemesi yoluyla ölçülebilir kılmayı amaçlar.[11] Öjeni terimini bizzat Galton ortaya atar ve zekâ ölçümü baştan itibaren nüfusları sıraya dizme, ayıklama ve yönetme projesinin parçası olarak gelişir.[12] Rosenblatt psikoloji doktorası yaparken kişilik tiplerini anket verilerinden ayırt etmek için faktör analizi kullanır ve 1953’te anket matrislerini işlemek üzere kendi hesap makinesini kurar. Bir psikoloji laboratuvarında o güne dek insan hesapçıların, çoğunlukla da kadınların yaptığı çok boyutlu analiz işi böylece makineye devredilir. Matteo Pasquinelli’nin gösterdiği gibi Rosenblatt kısa süre sonra anket matrisleri ile sayısal görüntü matrislerinin aynı biçimde işlenebileceğini fark eder ve perseptron, psikometrinin insanları sınıflandırmak için geliştirdiği tekniğin görüntüye uygulanmasıyla doğar.[13] İlk yapay sinir ağı bu anlamda mantıksal akıl yürütmenin otomasyonu olarak değil, zekâyı ölçüp toplumsal hiyerarşileri buna göre düzenlemek için kullanılan bir istatistik yönteminin otomasyonu olarak ortaya çıkar.

ABD Deniz Kuvvetleri’nin bu işi finanse etmesinin somut bir gerekçesi de vardır. Keşif uçaklarının getirdiği hava fotoğrafları, onları yorumlayacak uzman sayısını çoktan aşmıştır. Fotoğraf yorumlama, insan emeğiyle yürütülen ve darboğaza giren bir zihin işi olarak görünür. Rosenblatt’ın 1960’ta çalıştırdığı Mark I Perseptron, dört yüz fotoselden ve ağırlıkları elektrik motorlarıyla ayarlanan dirençlerden kuruludur, buzdolabı büyüklüğünde bir aygıt olarak tam da bu darboğazı hedefler.[14] Fotoğraf yorumcusunun yaptığı iş, bir görüntüye bakıp içindekinin tank mı ağaç mı olduğuna karar vermek, makine ise bu kararı bir hesaba çevirmektir. Görüntünün her noktasını bir sayı olarak alır, her sayıyı bir ağırlıkla çarpar, toplamı bir eşikle karşılaştırır ve karar yanlış çıktıysa ağırlıkları düzeltip yeniden dener. Yorumcunun bakışı böylece, bir görüntünün önceden çizilmiş bir sınırın hangi tarafına düştüğünü hesaplayan bir işleme dönüşür. Matteo Pasquinelli’nin bu tarihi okuma biçimi, makinenin neyi taklit ettiği yerine hangi işi devraldığı sorusundan geçer. Perseptronun devraldığı iş de bir zihin işlevinden çok, fabrikada uzun yıllardan beri yapılan bir denetim işine benzer. Ustabaşı tezgâhın başında dururken karmaşık bir emek sürecine bakar ve parçanın standarda uyup uymadığına, hareketin doğru yapılıp yapılmadığına ve işçinin tempoyu tutup tutmadığına karar verir. Bu bakış edilgen bir izleme sayılmaz, artı değer üretimini güvenceye alan, işbölümünü denetleyen ve işçinin çalışma temposunu belirleyen etkin bir emek biçimi olarak iş görür.[15]

Yargıların her biri bir sınıflandırma sayılır ve bunun yapılabilmesi için işin önce parçalara ayrılmış, her parçanın ölçülebilir hale getirilmiş olması gerekir. Bu ayırma ve ölçme işini yapan da mühendis olmaz, işbölümünü örgütleyen yönetim olur. Perseptron ancak bu hazırlık yapıldıktan sonra devreye girer, çünkü ölçülmemiş bir işi sınıflandıramaz. Ürünü standart ya da kusurlu diye ayırmak, işçi hareketini norma uygunluğuna göre değerlendirmek ve keşif fotoğrafındaki nesneyi hedef diye işaretlemek, hepsi önce ayrıştırılıp ölçülmüş bir malzemeyi kategoriye yerleştirmekten ibaret kalır.[16] Yapay zekâ böyle bakıldığında zihnin taklidi olmaktan çıkar, işbölümünün ve denetimin otomasyonu olarak görünür.

Makinenin kendi vaadi ise kısa sürede tutmaz. Perseptron, basın toplantısında duyurulan yeteneklerin hiçbirine ulaşamaz. Rosenblatt 1960’ların ortasından itibaren ilgisini biyolojik bellek deneylerine kaydırır ve perseptron üzerine son çalışmasını 1967’de yayımlar.[17]

“Elektronik savaş alanı”

Sınıflandırma işlemine dönük ilk büyük ölçekli talep, Rosenblatt’ın makinesini finanse eden kurumdan, yani ordudan gelir. Özgür Narin’in belirttiği gibi ordu ve savunma sanayisi, kapitalizmin en örgütlü olduğu alanların başında gelir ve üretim tekniklerinin en ileri aşamaları önce buralarda görünür.[18] Bunun nedeni açıktır. Fabrikada işçinin direncine, piyasada rakibin taklidine ve devlette hesap verme zorunluluğuna takılan bir denetim tekniği, savaş alanında bu engellerin hiçbiriyle karşılaşmaz.

Fransız ordusu 1957’de Cezayir’in Tunus sınırı boyunca, elektrikli tel, mayın tarlası ve hareket sensörlerinden oluşan dört yüz altmış kilometrelik Morice Hattı’nı çeker. Amaç, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin sınır geçişlerini kesmektir. Hatta dokunan her şey bir sinyal üretir ve sinyalin bulunduğu kareye topçu ateşi yönlendirilir.[19] Amerikan ordusu aynı düşünceyi Vietnam’daki savaşta elektronik hesaplamayla birleştirir. Kuzey Vietnam’dan güneye ikmal taşıyan Ho Chi Minh yolu büyük ölçüde Laos toprağından geçtiği için bariyer oraya kurulur. Savunma Bakanı Robert McNamara’nın Ho Chi Minh yolunu kesmek için tasarlattığı elektronik bariyer 1967 sonunda devreye girer ve Haziran 1968’de Igloo White adını alır. Uçaklardan atılan yirmi bin kadar sismik, akustik ve kimyasal sensör yol boyunca yere saplanır. Havada dolaşan uçaklar sinyalleri toplar ve Tayland’daki Nakhon Phanom üssünde bulunan Sızma Gözetleme Merkezi’ne aktarır. Merkezde iki IBM 360/65 verileri işler ve ekranlarda hedef önerileri belirir. Sistemin yıllık maliyeti bir milyar dolar civarında seyreder.[20]

Igloo White, kamyon geçişini bir titreşim örüntüsüne, örüntüyü bir sayıya, sayıyı bir bombardıman emrine çeviren kesintisiz bir işlem dizisi kurar.[21] Cevap gecikmez. Yol boyunca çalışan Vietnamlı ve Laoslu direnişçiler, sensörlerin ne yaptığını kısa sürede kavrar. Sismik sensörleri yanıltmak için hayvan sürülerini yolun üzerinden geçirirler, insan terini ve idrarını algılayan kimyasal sensörlerin yanına idrar dolu kovalar asarlar, bulduklarını yerinden söküp işe yaramaz yerlere taşırlar ve bombalar boş vadilere düşer.[22]

Programın mimarları sonucu bir “başarısızlık” saymaz, tersine geleceğin modeli olarak sunar. Amerikan Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı William Westmoreland, Ekim 1969’da yaptığı konuşmada geleceğin savaş alanını tarif ederken düşman kuvvetlerinin neredeyse anında bulunacağı, izleneceği ve hedeflenerek imha edileceği bir düzenden söz eder ve bunu on yıl içinde gerçekleşecek bir program olarak sunar.[23] Otomatik savaş alanı, kaybedilen bir savaşın ortasında bir doktrin olarak kurumsallaşır. Sistemin ürettiği yıkımın ölçeği ise hesabın dışında kalır.[24]

Sensör bariyeri, Vietnam’da işletilen daha geniş bir yönetim aklının parçası olarak çalışır. Pentagon’a Ford Motor’un başkanlığından gelen McNamara, fabrikada işçinin verimini ölçen yöntemleri savaşa taşır. Savaş bir maliyet fayda hesabı olarak kurulur ve fabrikada üretim adedi neyse burada da “başarı” ölçütü ceset sayısı olur. Ölçüt bir kez konduğunda birlikler ölçütü tutturmak için sayıları şişirir ve ölen “sivilleri” de listeye yazar.[25] Igloo White’ın bombalanacak kareyi seçmesi ile komutanlığın haftalık ceset sayısı raporu aynı mantığın iki ucunda durur. Ustabaşının bakışını otomatikleştiren denetim mantığı, savaş alanına taşındığında yıkımı bir performans göstergesine çevirir.

Cezayir’de sömürgeci ordunun, Vietnam’da ise emperyalist müdahale ordusunun sınır ve yol üzerinde uyguladığı sınıflandırma işlemi, aynı yıllarda bir yerleşimci sömürge devletinde nüfusun kendisine uygulanır. Güney Afrika’daki apartheid rejimi 1950 tarihli Nüfus Kayıt Yasası’yla her yurttaşı ırk kategorisine ayırır, geçiş yasalarıyla siyah nüfusun hareketini bu kategoriye bağlar. Kayıt tutmak, on beş milyon kişinin nerede doğduğunu, nerede çalışabileceğini ve hangi saatlerde hangi bölgede bulunabileceğini izlemek anlamına gelir ve bu iş elle yürütülemez hale geldiği için kayıt 1965’te IBM bilgisayarlarına aktarılır. 1970’lerde Britanyalı ICL’nin sağladığı sistemle “Hayat Kitabı” adı verilen merkezi kimlik kaydı kurulur. Amerikan Dostlar Hizmet Komitesi’nin 1982’de yayımladığı rapor, silah ambargosuna rağmen Amerikan bilgisayar şirketlerinin apartheid’ın polis ve nüfus kayıt sistemlerine donanım satmayı sürdürdüğünü belgeler.[26] Kimin nerede yaşayabileceği, çalışabileceği ve dolaşabileceği artık bilgisayarda tutulan bir sınıflandırma kaydına göre belirlenir. Galton’ın nüfusu sıraya dizme projesi, yüzyıl sonra bir apartheid devletinin idari altyapısı olarak çalışır.

Sınıflandırma işlemi Vietnam’da ve Güney Afrika’da bu “işleri” görmeye devam ederken, yapay zekâ alanının kendi tarih anlatısı aynı yıllarda perseptron hattının sona erdiğini kaydeder. Bu anlatıya göre hat, 1969’da Marvin Minsky ile Seymour Papert’ın Perceptrons kitabıyla durdurulmuş ve yapay zekâ ilk kışına böyle girmiştir. Kitabın gösterdiği şey ise basit bir sınırdan ibaret kalır. Rosenblatt’ın makinesi, girdilerini tek bir doğruyla ikiye ayırabildiği durumlarda çalışır, ayrımın tek doğruyla yapılamadığı durumlarda ise çalışmaz. Bunu aşmak için makineye ikinci bir katman eklemek gerekir ve 1969’da böyle bir makineyi eğitmenin yolu bilinmez.[27] Buraya kadarı doğrudur. Anlatının geri kalanını ise Mikel Olazaran ayrıntılı biçimde inceler ve sonradan kurulmuş bir resmî tarihle karşı karşıya olduğumuzu gösterir.[28] Kitap tek katmanlı makinenin sınırını gösterir, ama çok katmanlı bir makinenin de aynı sınıra takılacağını kanıtlamaz, yalnızca öyle olacağını tahmin eder. Alanın içindeki araştırmacılar da kitabı bir ölüm ilanı olarak okumaz ve bağlantıcı çalışmalar 1970’ler boyunca daha küçük ölçekte sürer. Kitabı bir dönüm noktasına çeviren şey, sembolik yaklaşımın aynı yıllarda kurumsallaşması ve araştırma parasının neden kendisine aktığını açıklayacak bir hikâyeye ihtiyaç duyması olur ve kitap bu hikâyeyi sağlar. Sinir ağları 1980’lerin sonunda geri döndüğünde ise bu kez bağlantıcılar aynı kitabı, haksız yere gömülmüş bir hattın kanıtı olarak anlatmaya başlar.

Rosenblatt 1971’de bir tekne kazasında ölür ve hat en görünür savunucusunu kaybeder.[29] Ardından gelen fon kesintileri iki hattı birden vurur. Britanya Bilim Araştırma Konseyi’nin 1973’te matematikçi James Lighthill’e hazırlattığı rapor, yapay zekâ araştırmasının o güne dek verdiği sözlerin hiçbirini karşılayamadığını ve laboratuvarda çözülen sorunların gerçek ölçekte işlemediğini söyler ve Britanya’da alanın kamu fonu neredeyse tümüyle kesilir.[30] Aynı yıllarda ABD’de savunma ajansı, beş yıl süren konuşma anlama programının sonunda beklediği askeri sistemi elde edemeyince koşulsuz finansmanı sonlandırır. Para kesilmek yerine yön değiştirir ve genel amaçlı akıl yürütme programları yerine hedef tanıma, konuşma tanıma ve lojistik planlama gibi belirli bir askeri işe bağlanabilecek uygulamalar finanse edilir.[31] Laboratuvarlar aynı kalır, başlıklar değişir.

Yapay zekâ alanının kış diye anlattığı dönem, ordunun genel zekâ vaadini bırakıp somut denetim işlerine dönmesi anlamına gelir. Bağlantıcı teknik de bu dönemde ortadan kalkmaz, akademik yapay zekâ başlığının dışında çalışmaya devam eder. Bernard Widrow’un 1960’ta geliştirdiği öğrenen devre, bir telefon hattındaki yankıyı kendi kendine tanıyıp bastırmayı öğrenen bir süzgeç olarak on yıllar boyunca her modemin içinde çalışır.[32]

Kâr oranı ve üretimin dağıtılması

Fon kesintileri yapay zekâyı daraltırken kapitalist dünya ekonomisi çok daha köklü bir sarsıntı yaşar ve alanın sonraki otuz yılını belirleyen şey bu sarsıntıya verilen cevaplar olur. 1960’ların ortasından itibaren imalat sanayisinde kâr oranları düşmeye başlar, 1971’de Bretton Woods para sistemi çöker, 1973 petrol şoku darbeyi ağırlaştırır. Krizin kökeninde, yeniden inşa edilmiş ve daha verimli Alman ile Japon kapasitesinin dünya pazarına girmesiyle ortaya çıkan uluslararası aşırı kapasite ve aşırı üretim bulunur.[33] Bu kriz, kâr oranının düşme eğiliminin bir uğrağı ve teknolojiye yapılan yatırım da bu eğilime karşı sermayenin başvurduğu karşı kuvvetlerden biri olarak ele alınır.[34]

Sermayenin cevabı, üretimin coğrafi olarak dağıtılması ve emek sürecinin esnekleştirilmesi biçimini alır. David Harvey’nin esnek birikim adını verdiği bu rejimde, dikey bütünleşmiş dev fabrikanın yerini taşeron zincirleri, ihracat bölgeleri ve anlık tedarik hatları alır.[35] Toyota’da geliştirilen tam zamanında üretim ve kanban sistemi, stoksuz çalışmayı bir yönetim ilkesine dönüştürür.[36] Fordist fabrikanın işçi sınıfını tek çatı altında yoğunlaştırması, sermaye açısından bir direnç yoğunlaşması anlamına da gelirken dağıtma işlemi bu yoğunlaşmayı çözmeyi hedefler.

Dağıtma tek başına yetmez, yoğunlaşmış sınıfın gücünün doğrudan kırılması da gerekir. 1981’de ABD Başkanı Ronald Reagan hava trafik kontrolörlerinin grevini........

© Bianet