menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eve çekilen aşk 2: Ölüm döşeği

35 0
31.05.2026

Geçen yazıda Rousseau’nun aşkı evliliğin oturma odasına nasıl yerleştirdiğini tartışmıştım. Şimdi ölüm döşeğinin başındayız.

BİR İTİRAZ

Julie ölmeden önce yazdığı son mektupta, geçen yazıda anlattığım kurulu düzenin aslında ne kadar çürük olduğunu, çatlamaya hazır olduğunu gösteriyor. Mektupta, Saint-Preux’yü sevmekten hiç vazgeçmediğini, onu Wolmar’la geçirdiği bütün yıllar boyunca sessizce taşıdığını söylüyor. Öyleyse ölüm, aşkın yenilgiye uğramamış olduğunu ifşa eden tek dürüst andır. Bu bakımdan Rousseau, Aristoteles’ten farklı olarak bastırmanın başarısız olduğunu kabul ediyor. Ama bir ifşada, ifşanın kendisi kadar nerede edildiği de bir şeyler söyler: Burada aşk, ancak bir vasiyetname içinde, ancak öznenin ölümüyle birlikte söylenebilmektedir. Bu da burjuva mahremiyetin yasasına gönderme değil midir? Aşk söylenebilir ama yalnızca özel mektuplaşmada, son nefeste, ya da itirafla.

Julie’nin son mektubu, “bu, suçum değil, ıstırabımdı” diyor: Bende kalan duygu, irademe rağmen kalmıştır, ahlakıma değil. Bir başka satırda, “yaşamayı, başladığım gibi bitiriyorum” diyerek Wolmar’la geçen yılları sembolik olarak siliyor. Ölmeden önceki son cümlelerinden biri ise meselenin yasal-ahlaki çerçevesini ifşa ediyor: “Seni hep, suçsuzca, sevme hakkı.” Aşkın ancak ölüm yatağında “suç”tan çıkabildiği bir düzenin, kendi içinden alınan itirafıdır bu cümleler. Bir başka yerde “seni terk etmiyorum, seni bekleyeceğim” diyor: Bütün bir ahlaki yapı, bu küçük cümleyle, ölümün öbür yakasına ertelenmiş bir aşkı kabul ediyor.

Bataille’ın egemenlik kavramı, bu........

© Aydınlık