menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Masumiyet hırsızları… Failler…

46 0
07.06.2026

Bir toplantıda dinleyicilerden biri söz aldı ve dünyada birçok zulmün, birçok kötülüğün yaşandığını; kendisinin de hayatında ciddi zorluklardan geçtiğini, fakat bazı insanların kendi mağduriyetlerini fazla büyüttüğünü söyledi. Bu söz, ilk bakışta sıradan bir yakınma gibi duyulabilir. Fakat aslında mağduriyet üzerine düşünürken çok önemli bir kapı aralar: Toplumlar yalnızca kimin mağdur olduğunu tartışmaz; hangi mağduriyetin değerli, hangisinin değersiz, hangisinin görünür, hangisinin görmezden gelinebilir olduğunu da belirler.

Mağduriyetler arasında görünmez bir hiyerarşi vardır. Bazı acılar kamusal olarak tanınır, bazıları ise tarihsel olarak geri planda bırakılır. Örneğin Nazi döneminde Yahudilere yapılan zulüm bugün açık biçimde kabul edilen, inkâr edilmesi neredeyse imkânsız bir tarihsel felaket olarak görülür. Fakat aynı dönemde zorla kısırlaştırılan insanların bedenlerine rızaları dışında yapılan müdahaleler ya da Romanların yaşadığı zulüm çoğu zaman aynı düzeyde konuşulmaz. Bunlar da mağduriyettir, bunlar da insanlık dışı uygulamalardır; fakat kolektif hafızada daha az yer bulurlar. Demek ki bir acının gerçek olması, onun aynı zamanda görünür ve kabul edilir olacağı anlamına gelmeyebiliyor.

Burada mağduriyetin yalnızca ispat edilmesi meselesi yoktur. Mağduriyetin ispatı başka, kabulü başka bir şeydir. Bir mağduriyet belgelerle, tanıklıklarla, hikâyelerle, bedenlerde ve hafızalarda taşınan izlerle ortaya konabilir. Fakat buna rağmen kabul görmeyebilir. Faili meçhul cinayetler buna örnektir. Aslında “faili meçhul” denildiğinde bile çoğu zaman failin kim olduğu, hangi güç odaklarının bu cinayetlerde rol oynadığı toplumsal olarak bilinir. Fakat bilmek başka, kabul etmek başka bir şeydir. Ermenilerin yaşadığı tarihsel felaket de böyle bir yerdedir. İnsanlar tanıklıklar anlatır, belgeler sunar, aile hikâyelerini aktarır; fakat mağduriyetin mağduriyet sayılması için yalnızca kanıt yetmez. Bir de toplumsal, siyasal ve ahlaki kabul gerekir.

Oysa burada başka bir çelişki /zorluk daha var. Mağdur yarasını hemen gösterirse “abartıyor” denir; göstermezse, aradan zaman geçtikten sonra söylediğinde bu defa “Neden şimdi?” diye sorulur. Yani mağdurdan hem sessiz, ölçülü, mağrur ve alçakgönüllü olması beklenir; hem de acısını zamanında, kanıtlanabilir ve kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dile getirmesi istenir. Bu neredeyse imkânsız bir beklentidir.

Özellikle cinsel şiddet vakalarında bu durum çok belirgindir. Tecavüze uğrayan ya da çocuklukta istismara maruz kalan birçok kadın, böyle mahrem, yıkıcı ve travmatik bir yaşantıyı hemen dile getirecek ruhsal güce sahip olmayabilir. Travmayla çalışan herkesin bildiği gibi, insan ağır bir travmanın ardından hemen sokağa çıkıp “Ben travma yaşadım” diyemez. Travma çoğu zaman önce bedende, suskunlukta, donmada, utançta, kendini suçlamada ve parçalanmış hatırlamada yaşanır. Dil, bazen çok sonra gelir.

Fakat toplum bu gecikmeyi çoğu zaman travmanın doğasına uygun biçimde anlamaz. Suskunluğu bir belirti olarak değil, kuşku gerekçesi olarak okur. Bir kadın yıllar sonra “Bana on beş yıl önce amcamın oğlu tecavüz etti” dediğinde, ilk soru çoğu zaman “Bugüne kadar neden sustun?” olur. Sanki susmak, yaşananın ağırlığını değil de anlatının zayıflığını gösteriyormuş gibi davranılır. Oysa bazı acılar tam da ağır oldukları için hemen söylenemez. Bazı yaralar, kanarken değil, kabuk bağladıktan sonra konuşulabilir hâle gelir.

Biz travmanın söylenememesini çoğu zaman gizlemek, uydurmak ya da fırsat kollamak olarak anlarız. Oysa travmatik suskunluk çoğu zaman failin gücünden, mağdurun utancından, ailenin baskısından, toplumun inanmayacak olmasından ve kişinin kendi ruhsal bütünlüğünü koruma çabasından beslenir. Mağdur bazen konuşmadığı için değil, konuşursa parçalanacağını hissettiği için susar. Bazen de konuşacağı bir yer, inanacak bir kişi, onu taşıyabilecek bir çevre bulamadığı için susar.

Bu nedenle mağduriyetin kabulü yalnızca “kanıt var mı?” sorusuna indirgenemez. Bir de şu soruyu sormak gerekir: Bu insan neden şimdi konuşabiliyor? Daha önce konuşmasını ne engelledi? Hangi korkular, hangi sadakat bağları, hangi aile sırları, hangi utançlar ve hangi toplumsal tehditler onun dilini tuttu? Çünkü travmada zaman düz ilerlemez. Olay geçmişte kalmış olabilir, ama ruhsal olarak bugün yaşanmaya devam eder. Bu yüzden yıllar sonra gelen anlatı, her zaman gecikmiş bir yalan değil; bazen ancak şimdi mümkün olmuş bir hakikattir.

Böylece mağdur imkânsız bir sınava sokulur. Hemen konuşursa fazla görünür olur, gösteriş yapmakla suçlanır. Geç konuşursa inandırıcılığı sorgulanır. Çok ağlarsa manipülatif bulunur, ağlamazsa duygusuz denir. Kendinden emin konuşursa prova yapmış gibi görünür, dağınık konuşursa tutarsız bulunur. Yani mağdurdan hem travmanın bütün izlerini taşıması hem de bunları bizim inanma alışkanlıklarımıza uygun, ölçülü, düzenli ve rahatsız etmeyecek biçimde sunması beklenir. Belki de en acı olan budur: Mağdur yalnızca yaşadığı şiddetin değil, o şiddeti anlatma biçiminin de yargılanmasına maruz kalır. Yara yetmez; yaranın ne zaman, nasıl, hangi tonda ve hangi yüz ifadesiyle gösterileceği de denetlenir. Bu denetim ise çoğu zaman adaletin değil, inkârın hizmetindedir. Oysa mağdur yarasını gösterdiğinde, bizi ona bakmak zorunda bırakır. Bazen bunu neredeyse kendimize yönelmiş bir şiddet gibi algılarız. Israrcı bir dilenciye duyduğumuz öfke biraz da buradan gelir: Onun yoksulluğu, onun ihtiyacı, onun bize uzanan eli, kendi rahatımızı kesintiye uğratır. Yardım etmek istemeyebiliriz; ama asıl öfkemiz, onun bizi karar vermeye zorlamasınadır. Görmezden gelmek isteriz, fakat o kendisini görünür kılar.

Cumartesi Anneleri’ne yönelik uzun süreli duyarsızlıkta da benzer bir şey var. Yıllarca onları duymamayı, görmemeyi, yok saymayı başardık. Fakat kızgınlığımız çoğu zaman onların acısına değil, bu acıyı ısrarla görünür kılmalarına yöneldi. Çünkü ısrar eden mağdur, yalnızca “Ben acı çektim” demez; “Bu acı hâlâ burada ve sen de artık buna bakmak zorundasın” da der. Mağdurun acısını açıkça göstermesi, bizim rahatımızı bozar. “Ben yaralandım” demesi yetmez; “Bu yara hâlâ kanıyor” demesi bizi daha çok rahatsız eder. Çünkü o zaman mağdur yalnızca acısını anlatmaz, bizden bir konum almamızı da ister. Artık tarafsız kalmak, hiçbir şey olmamış gibi yaşamak, “geçmiş geçmişte kaldı” demek zorlaşır. Mağdurun yarası, bizim sessizliğimizi de görünür kılar.

Sessiz mağdur bizim için daha kolaydır. Yaralı ama talepkâr olmayan mağdur daha kabul edilebilirdir. Acı çekmiş ama hesap sormayan, incinmiş ama bizi sorumluluğa çağırmayan, kaybetmiş ama kaybını kamusal bir mesele hâline getirmeyen mağdura daha rahat yakınlık duyarız. Fakat mağdur kendi yarasını açıkça gösterdiğinde, bunun görülmesini, tanınmasını ve kabul edilmesini istediğinde birden itici bulunabilir. Çünkü o artık yalnızca acı çeken biri değildir; tanıklık talep eden biridir. Bizi merhamete değil, yüzleşmeye çağırır. Merhamet eden kişi kendisini hâlâ üstün bir yerde tutabilir; ama yüzleşen kişi kendi konforundan, kendi masumiyet duygusundan ve kendi inkârından vazgeçmek zorunda kalır. Bu yüzden mağdurun ısrarı çoğu zaman mağdurun acısından daha fazla öfke uyandırır.

Burada mağduriyet ile zavallılık arasında kurduğumuz problemli bağ ortaya çıkar. Biz çoğu zaman mağdurun güçlü, özgüvenli, kendinden emin olmasını beklemeyiz. Mağduriyetini dile getiren kişi eğer çok özgüvenliyse, eğer sözünü rica ederek değil de hak talep ederek söylüyorsa, ona kuşkuyla bakılır. Bazı Dersimlilerde, Kürtlerde, Alevilerde gördüğümüz şey budur: İnsanlar kendi tarihsel yaralarını artık çekingen bir dille değil, kendinden emin bir biçimde dile getirdiklerinde, bu bazılarına “provası yapılmış bir oyun” gibi gelir. Çünkü zihinlerde mağdur hâlâ aşağıda, mahcup, kırılgan, ricacı bir yerde konumlandırılır.

Sanki mağdur şöyle konuşursa daha kolay kabul edilir: “Abi, bana haksızlık yaptın, ne olur inan bana.” Bu söylem faile kendisini koruma imkânı tanır.........

© Artı Gerçek