Dilencilik, asimetri ve karşılıksızlık
Ahmed Arif şöyle yazmıştı: “Dostuna yarasını gösterir gibi, / Bir salkım söğüde su verir gibi, / Öyle içten / Öyle derin, / Türkü söylemek, küfretmek…” Bu dizelerde yara, herkesin önüne açılan bir şey değildir; ancak dosta gösterilebilen mahrem bir hakikat gibidir. İnsan yarasını, incinmesini, en zayıf yerinden vurulmuş olmanın izini çoğu zaman saklar. Çünkü bazı yaralar yalnızca acı vermez; insanı utandırır da. Parmağımıza batan dikeni, kırılan ayağımızın acısını söylemek çoğu kez kolaydır; ama aşağılanmayı, değersiz hissettirilmeyi, narsistik bir yaralanmayı anlatmak çok daha zordur. Çoğumuz yaramızı göstermeyiz. Yarayı bir ayıp gibi içimizde saklarız. Çünkü bazı yaralar açığa çıktığında, yalnızca yara değil, o yarayı taşıyan kişi de görünür hâle gelir. Böylece yıllar önce yaşanmış bir acı, her gösterildiğinde yeniden hatırlanır ve yeniden acı üretir.
Benzer biçimde çoğumuz yoksulluğumuzu da gizleriz. Çünkü yoksulluk çoğu zaman yalnızca maddi bir eksiklik olarak değil, bir utanç, bir başarısızlık, hatta bir ayıp gibi yaşanır. İnsan, yardıma muhtaç olduğunu açıkça göstermekten çekinir. Bu nedenle bazı yaraları göstermek, yoksulluğu görünür kılmak, insanın eksikliğini başkalarının bakışına açması bakımından bir cesaret işidir. Çoğumuzun buna cesareti yoktur. Dilenci ise tam da bizim saklamaya çalıştığımız şeyi görünür kılar. Masumiyetini, yarasını, eksikliğini, yoksulluğunu ya da bedensel kaybını açıkça sergiler. Örneğin eli yoksa, bunu saklamaz; tersine, yardım talebinin bir parçası hâline getirir. Bu yüzden dilencinin varlığı bizi yalnızca acıttığı için değil, bizim korktuğumuz bir şeyi yapabildiği için de ürkütür. O, yarayı gösterir. Biz ise çoğu zaman yarayı saklayarak yaşamaya çalışırız. Bu anlamda dilencinin teşhiri yalnızca bir performans değildir; aynı zamanda toplumsal utancın tersine çevrilmesidir. Bizim gizlediğimiz eksiklik, onun görünürlük aracına dönüşür. Bizim sakladığımız yara, onun seslenme biçimi olur. Tam da bu nedenle dilenciye bakmak rahatsız edicidir: Çünkü onun yarasında yalnızca onun yoksulluğunu değil, kendi kırılganlığımızı, kendi sakladığımız utançları ve görünür olmaktan duyduğumuz korkuyu da görürüz.
Dilencilikte performans ve teşhir her zaman vardı. İnandırıcı olmak için acının gösterilmesi, eksikliğin sahnelenmesi ve bakışın yakalanması gerekiyordu. Dilenci yalnızca yardım istemez; aynı zamanda kendisini/muhtaçlığını görülür kılar. Yarasıyla, eksikliğiyle, sesiyle, bedeniyle ve bakışıyla karşısındakini ahlaki bir ilişkiye zorlar. Fakat buradaki ilişki tek taraflı ve asimetrik bir ilişkidir. Biri verir, diğeri alır. Bu ilişki, alışveriş ilişkilerinden farklıdır; çünkü yardım eden kişi çoğu zaman doğrudan bir karşılık beklemez. Marcel Maus’un (Die Gabe =Armağan, 1990) armağan üzerine düşüncelerinde gösterdiği gibi, insan ilişkilerinin önemli bir kısmı karşılıklılık üzerine kuruludur. Armağan yalnızca verilen bir nesne değildir; aynı zamanda bir bağ kurar, bir yükümlülük yaratır, sembolik bir borç doğurur. Birine gösterilen saygı, verilen emek, sunulan ilgi ya da hatır bile bazen sembolik bir sermaye gibi işler. İnsan, aldığı şeyi aynı biçimde olmasa bile başka bir biçimde geri vermek zorunda hisseder.
Dilencilikte ise karşılıklılık büyük ölçüde askıya alınır gibidir. Dilenciye para verirsiniz, ama ondan gerçek anlamda bir şey beklemezsiniz. Beklenen tek karşılık çoğu zaman onun duasıdır. Dilenciye sadaka veren ilişkisi asimetriktir ama Tanrı da burada işin içine dahil olur. Dilenci “Allah razı olsun” der, size dua eder, sizin için iyi dileklerde bulunur. Böylece ilişkinin tamamen tek taraflı görünmesi engellenir; sanki sembolik de olsa bir karşılık verilmiş gibi olur. Ama bu karşılık da tuhaf bir karşılıktır. Çünkü insan ister istemez şunu düşünür: Dilencinin duası gerçekten tutsa, belki önce kendisi için dua eder ve dilencilikten kurtulurdu. Yine de dua, bu asimetrik ilişkiye zayıf da olsa bir denge görüntüsü kazandırır. Veren kişi yalnızca vermiş olmaz; aynı zamanda manevi bir karşılık almış gibi hisseder. Hatta dilenciye verilen sadakanın karşılığı biraz da Tanrı’dan beklenir. Yani sadaka, iki insan arasındaki basit bir verme-alma ilişkisi olmaktan çıkar; Tanrı’yla kurulan sembolik bir alışverişe dönüşür. Veren kişi, verdiğinin karşılığını doğrudan dilenciden değil, ilahi adalet ya da manevi mükâfat fikrinden bekler. Böylece sadaka tasarımı, ilişkiyi yatay bir karşılıklılık olmaktan çıkarır ve onu üstte duran, koruyucu, gözetleyici ve denetleyici bir baba figürünün bakışına bırakır.
Zaten dilencilikte kutsal üzerinden örgütlenen bir yan da vardır. Yardım yalnızca yoksulla kurulan bir ilişki değildir; aynı zamanda Tanrı’nın takdiri, sevap beklentisi ve manevi borç düşüncesiyle de bağlantılıdır. Bu nedenle sadaka, yalnızca yoksula verilen küçük bir maddi destek değil, veren kişinin kendi ahlaki ve dinsel konumunu da teyit ettiği bir eylemdir. Dayanışma burada yalnızca insani bir sorumluluk olarak değil, Tanrı katında karşılığı olacağı düşünülen bir davranış olarak anlam kazanır.
Dilenme, sosyal güvence
Burada bir şey daha var: Dilencilik ya da yoksula yardım etme, sosyal devletin olmadığı topluluklarda bir tür geleneksel sosyal güvence gibi de işlev görür. Çünkü her köy, her mahalle ya da her küçük topluluk kendi yoksulunu belli ölçüde yaşatır. Modern anlamda sigorta, işsizlik yardımı, emeklilik ya da sosyal yardım mekanizmalarının bulunmadığı yerlerde dayanışma, cemaatin içinde dağılmış bir güvenlik ağına dönüşür. Yoksul kişi tümüyle sahipsiz bırakılmaz; köyün, mahallenin, akrabalık ağlarının ya da dinsel dayanışmanın içinde belli bir ölçüde korunur. Bu nedenle dilencilik yalnızca bireysel bir çaresizlik biçimi değildir; aynı zamanda sosyal devlet öncesi toplumlarda yoksulluğun yönetilme yollarından biridir. Topluluk, kendi içindeki bazı yoksulları, dulları, yetimleri, hastaları ya da çalışamayacak durumda olanları sadaka, zekât, yiyecek verme, bayram yardımı ya da gündelik küçük desteklerle ayakta tutar. Böylece yardım, yalnızca merhamet duygusunun değil, topluluğun kendisini sürdürme biçiminin de bir parçası olur. Yoksulun varlığı rahatsız edicidir; ama aynı zamanda topluluğa kendi ahlaki düzenini hatırlatır. Kime yardım edildiği, kimin korunmaya değer görüldüğü ve kimin dışarıda bırakıldığı, o toplumun vicdan haritasını da gösterir.
Buna rağmen ilişkinin özü değişmez. Ortada temel olarak asimetrik bir ilişki vardır: biri verir, biri alır. Dilencinin kendisini borçlu hissetmesi beklenmez. Çünkü sadaka, yardım ya da bağış, normal alışveriş ilişkilerindeki gibi geri ödenmesi gereken bir borç yaratmaz. Elbette insanlar birbirlerini tanıyorlarsa, bu ilişki daha karmaşık hâle gelebilir. Teşekkür, mahcubiyet, minnettarlık ya da müteşekkirlik gibi duygular oluşabilir. Ama anonim bir karşılaşmada, örneğin sokakta hiç tanımadığınız birine para verdiğinizde, çoğu zaman böyle bir beklenti yoktur. Verirsiniz ve ilişki orada biter.
Kapalı çevrelerde, köylerde, küçük kasabalarda ya da insanların birbirini tanıdığı dar topluluklarda ise durum farklıdır. Orada yardım bütünüyle karşılıksız görünse bile, ilişkilerin sürekliliği nedeniyle görünmez bir beklenti varlığını korur. İnsanlar birbirini tanır, birbirinin geçmişini bilir, aynı sokakta yaşar, aynı kahvede oturur, aynı cenazede ya da düğünde karşılaşır. Bu nedenle verilen yardım, açıkça bir borç yaratmasa bile ilişkisel hafızaya kaydedilir. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü tam da bu kültürel hafızayı anlatır. Küçük yerlerde yapılan iyilikler, yardımlar, selamlar ve hatırlar unutulmaz; bunlar insanlar arasında görünmez bir bağ kurar. Burada narsistik, övünülen ve güçlülük hisssedilen bir durumda oluşur: Veren el alan elden üstündür…
Bu nedenle köyde ya da kasabada dilenci ile sadaka veren kişi arasında bile belli belirsiz bir tanışıklık, bir karşılıklı bakış, bir saygı hâli vardır. Bugün yardım eden kişi, yarın yine aynı insanla karşılaşacağını bilir. Beş yıl sonra aynı sokakta, aynı pazarda, aynı caminin avlusunda yeniden yan yana gelebilirler. Bu süreklilik, insanlar arasındaki ahlaki sorumluluğu güçlendirir. Birbirine kötülük yapmak, birbirini tamamen yok saymak ya da aşağılamak zorlaşır; çünkü ilişki anlık değil, devamlıdır.
Şehirde ise bu bağ büyük ölçüde kopar. Büyük kentte dilenci ile ona para veren kişi arasında çoğu zaman hiçbir tanışıklık yoktur. Birbirlerini ilk kez görürler ve muhtemelen bir daha hiç karşılaşmazlar. İlişki birkaç saniyelik bir bakış, kısa bir sesleniş, uzatılan bir el ve verilen birkaç bozuk paradan ibaret kalır. Sonra herkes kendi yoluna gider. Bu nedenle şehirde yardım ilişkisi daha anonim, daha geçici ve daha duygusuzdur. Köyde ya da kasabada ilişki süreklilik içinde ahlaki bir bağ üretirken, şehirde ilişki anlık bir temas olarak kalır.
Bu fark önemlidir. Çünkü ahlaki sorumluluk yalnızca soyut ilkelerden doğmaz; çoğu zaman tekrar karşılaşma ihtimalinden, tanışıklıktan ve ortak hafızadan beslenir. Küçük yerlerde insanlar birbirlerine karşı daha dikkatli davranmak zorunda kalırlar;........
