Atatürk onarıcı bir lider ve ideal baba mı?(3)
Uzun zamandır Atatürk ve Atatürk’e dair kitaplar ya da araştırmalar okumuyorum. Dolayısıyla Atatürk hakkında bilgi iddiası taşıyan bir metin yazmıyorum. Burada yazdıklarım Atatürk’e değil; onu sevenlerin, ona bağlananların Atatürk’le kurduğu ilişkiye dair. Yani söz konusu olan Atatürk’ün kendisi değil, onun adına konuşanlar; onu bir düşünme alanı olarak değil, bir dokunulmazlık zırhı olarak kullanan tutumlar. Metin, tarihsel bir kişiliği tartışmaya açmıyor; bugünkü duygulanım biçimlerini, savunmaları ve söylemleri hedef alıyor. Başka bir deyişle, eleştirilen şey Atatürk değil; Atatürk’le kurulan ilişki. Ve evet, bu metnin muhatabı sizlersiniz.
Atatürk kuşkusuz kurucu bir liderdir; modern Türkiye’nin siyasal, hukuksal ve kurumsal yapısını inşa eden tarihsel figürdür. Fakat onu aynı zamanda onarıcı (restoratif) bir lider olarak tanımlamak, toplumun yaralarını “saran” bir baba figürü gibi görmek problemli bir iddiadır. Çünkü onarıcı liderlik yalnızca devlet kurmakla değil; toplumsal yaraları tanımak, yas mekanizmalarını işletmek, farklı kimliklerin travmalarını kabul etmek ve kırılma noktalarını iyileştirmekle ilişkilidir. Türkiye’de ise modern devletin kuruluşu, yeni bir düzen kurarken çok sayıda yaranın bastırılması, inkâr edilmesi ve sessizliğe gömülmesiyle ilerlemiştir. Yaralar tedavi edilmek yerine toplumsal bilinçdışına itilmeye çalışılmıştır. Eğer toplum gerçekten onarılmış olsaydı — ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak — bugün daha yalnız, daha kırılgan, daha güvensiz, daha kutuplaşmış bir yerde olmazdık. Onarılmış bir toplumda sürekli iç savaş ihtimali konuşulmaz; “iç düşman” (terörist, hain vb.) paranoyası gündelik siyasetten beslenmez; kimlikler arasında derin uçurumlar oluşmaz; “vatandaşlık” bir sadakat testine dönüşmez. Bir toplumda barışın bu kadar sık konuşulması, aslında barışın tesis edilemediğine işaret eder. Barış, iyileşmiş bir bedenin doğal hâlidir; sürekli dile getirilen barış talebi ise yaralı bir bedenin kendini hatırlatmasıdır.
Bu bağlamda Atatürk’ün onarıcı “ideal baba” olarak yüceltilmesi de sorunlu bir idealizasyondur. Çünkü ideal baba yaraları tanır; travmaları kuşaklar arası taşımadan işler; farklı kimliklere eşit mesafede durur; eksik kalan baba işlevini telafi eder; toplumun bilinçdışındaki suçluluk ve öfkeyi yatıştırır. Oysa Türkiye’nin kuruluş süreci, bu tür bir onarım sürecinden uzaktır; aksine yeni yaralar yaratan, geçmişin yasını tutmayı engelleyen bir süreçtir. Dolayısıyla şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Onarılmamış bir toplumda kurucu lideri onarıcı-baba olarak idealize etmek, gerçekte hangi ihtiyacın ürünüdür? Bu çoğu zaman reel bir iyileşmeden değil; iyileştirilmemiş yaraların üzerini örten bir baba mitolojisinden beslenir. Bir toplumda onarıcı liderlik yoksa, onarıcı lider efsanesi doğar. Baba eksikse, hayali bir baba yüceltilir. Travma tanınamıyorsa, travmanın kaynağı unutturulur. Barış yoksa, barış retoriği çoğalır.
Onarıcı lider yalnızca devleti yöneten değil; toplumun yaralarını tanıyan, bu yaraların kaynağını kabul eden, travmaların üstünü örtmek yerine onları işleyerek kolektif bir iyileşme süreci başlatan liderdir. Bir “kurucu baba”dan farkı, cezalandırıcı değil; tamir edici, yatıştırıcı ve düzenleyici bir otorite olmasıdır. Onarıcı liderlik birkaç temel özellik taşır.
Birincisi, onarıcı lider toplumun geçmişinde bastırılmış travmaları görünür kılar. Toplumun hangi kırılmalarla bölündüğünü, hangi kimliklerin hangi acılardan geçtiğini açıkça dile getirir: “Biz bunları yaşadık; şu kesimler incindi; şu hatalar yapıldı.” Onarıcı lider tarihin üzerini örtmez; çünkü örtülen her yara daha sonra şiddet, nefret ve kutuplaşma olarak geri döner. Yas tutulmayan travma intikama dönüşür. Bu yüzden onarıcı lider, topluma yas hakkı tanıyan liderdir.
İkincisi, onarıcı lider toplumun farklı kesimlerine yalnızca hukuki değil, sembolik bir eşitlik de sunar. Devletin bir etnik kimliğe, bir dile ya da bir inanca ayrıcalık tanımasını kabul etmez. Bir grubun değerlerini tüm topluma dayatmaz; farklı kimliklerin kendi “baba figürleri”nin, kendi kültürel hafızalarının yaşamasına alan açar. Onarıcı lider, kurucu liderden farklı bir tarihsel figürdür: Kurucu lider düzen kurar; onarıcı lider yara iyileştirir. Kurucu lider çoğu zaman “baba”dır; onarıcı lider ise iyileştirici bir yetişkindir. Bir toplumun olgunlaşması ancak ikinci tür liderlikle mümkündür. Çünkü onarıcı lider travmaları inkâr etmez, kendisi travma yapmaz (Koçgiri, Ağrı, Dersim), eleştiriyi bastırmaz, tarihsel suçları temize çekmez (1915 unutturulmaya çalışılan tarihtir), yurttaşları sadakatle değil; özgüven ve adalet duygusuyla bir arada tutar. Bu nedenle onarıcı liderlik yalnızca bir yönetim biçimi değil; toplumun ruhsal yapısını dönüştüren, yetişkinleşmeyi mümkün kılan politik–psikolojik bir çerçevedir.
Vamık Volkan’da Atatürk
Osmanlı’nın son dönemleri çeşitli travmalarla doludur. Cumhuriyet bu travmalar üzerine kurulmuştur. Bu travmalar çalışılmadığından, kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Psikanalize önemli kuramsal katkılar sunmuş olan Vamık Volkan’ın Türkiye’ye dair tezlerinde bazı sorunlar olduğunu düşünüyorum. Bir söyleşisinde (https://www.internethaber.com/ataturkun-psiko-biyografisi-150931h.htm) Atatürk’ü “onarıcı lider” olarak tanımlar ve şöyle der:
“Atatürk imgesi, çocukluğumdan beri bir Türk olarak kendi ideallerime nasıl erişebileceğimi gösteren, içimde özgürlük duygusu oluşmasını sağlayan bir semboldü. (…) Bizler karizmatik liderleri bilinçdışımızda birer ‘baba figürü’ olarak algılarız… Atatürk’ün iç dünyasını anlatabilmek için onun zihnimdeki imgesini babamın imgesinden ayırmalıydım.”
Atatürk, Volkan’ın yüceltilmiş efsane babasıdır; bu çocukça tutum analizlerini etkiler. Volkan, babasıyla Atatürk arasında kendi analizinde bir sınır koymaya çalışsa da Atatürk’le arasına yeterli mesafe koyamaz; yüceltilen ödipal babaya takılı kalır. Her ilişkinin agresyon doğurduğunu bilen Volkan, ideal babasına yönelik agresyonu başka yerlere kanalize eder; “ötekilere” ya da Cumhuriyet’in zulümlerine dair agresyonu ise görmezden gelir.
Vamık Volkan, Atatürk’ü “onarıcı lider” olarak tanımlar. Bu tanım kısmen doğrudur: Atatürk özellikle Sünni Türk toplumu için “onarıcı” bir figür olabilir; yenilmişliği ve dağınıklığı onaran bir lider olarak işlev görmüştür. İmparatorluğun yıkılışı yalnızca siyasal bir çöküş değil; “muhteşemliğin” ve “yüceliğin” de sonuydu. Buradaki “onarım”, yenilgiyi başarıya — yani “kurtuluş” ve “kahramanlık” anlatısına — dönüştürmekti.
Onlarca halk bağımsızlık mücadelesi vererek Osmanlı’dan kurtulmaya çalışıyordu. Türkiye’de ise onarıcılığı üstlenenler kendi savaşlarına “Kurtuluş Savaşı” adını verdiler. Yani herkes Osmanlı’dan ve onun Sünni-Türk merkezli kimliğinden kurtulmaya çalışırken, Türkler kendi kavgalarına “kurtuluş” adını koydular. Başkalarının kurtulmak istediği şeyden “kurtularak” değil; onu yeniden tanımlayarak “kurtuldular”. Kırılganlık, “kurtuluş” ve “kahramanlık”la onarılmaya çalışıldı. Yeni bir kimlik inşa edilirken negatif olanlar — öteki deneyimler, diller, kimlikler, acılar — sistematik biçimde elimine edildi. Sünni Türklük adeta bir ideal olarak kurgulandı. Bu anlamda Atatürk yalnızca kurucu bir lider değil; aynı zamanda kolektif narsisizmin kırılmış aynasını yeniden birleştiren bir figürdü. Kuruluş mitolojisi, yıkılmanın travmasını dengeleyen bir işlev gördü. Volkan şöyle yazar:
“Onarıcı lider, onu takip edenlerin özgürlüğü için çalışır. Başarılı olursa daha da yüceltilir; insanlar tarafından sevilir, bu da liderin kendine olan sevgisini artırır. Hitler gibi yıkıcı liderlerse kendi büyüklüklerini ayakta tutmak için başkalarını ezerler. Atatürk’ün onarıcı bir lider olduğundan hiç şüphemiz olmasın.”
Bu analiz, belirli bir çoğunluğun — özellikle Sünni Türklerin — duygusal ihtiyaçlarını ve tarihsel kırılmalarını açıklamak bakımından ikna edicidir. Fakat hikâyenin eksik tarafı, “ötekiler”in sessizliğinde saklıdır. Onarıcı lider ötekine ne yapar? Kimin acısına merhem olur? Ve en önemlisi: Kendisine inanmayan, ardından gitmek istemeyenlerle ne yapar — ya da ne yapmalıdır? Ötekinin neyini onarmıştır?
“Onarıcı lider” kavramı, yüzeyde toplumsal bir iyileşmeyi ima ederken, aynı zamanda bastırılmış acıların yeniden üretimine de zemin hazırlayabilir. Eğer bir lider gerçekten onarıcıysa, neden “onarılmış” toplumlarda kolektif travmalar kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam eder? Gerçekten onarılmış bir toplum neden sürekli yeni bir “kurtarıcıya” ihtiyaç duyar? “Onarılanlar” neden bir fail geleneği üretir?
Boğulmaktan kurtulan insan, neden kurtarıcısına onlarca yıl boyunca sarılma gereği hisseder? Eğer bu minnetse, neden bu kadar abartılı, bu kadar tutkulu, bu kadar kalıcıdır?
Belki de “onarıcı liderlik”, travmanın iyileştirilmesinden çok, onun süreklileştirilmesidir. Travmanın tedavisi, travmanın hatırasına bağlı kalarak yürütülüyorsa, “onarma” adı altında yeni bir bağımlılık biçimi üretiliyor olabilir. Volkan’ın analizinde eksik olan belki de tam budur: Onarıcı liderin toplumsal bilinçdışında neyi bastırarak “onardığı” sorusu.
Volkan’ın metinlerinde resmî dille örtüşme dikkat çeker. Örneğin Kanbağı: Etnik Gururdan Etnik Teröre (1999) kitabında PKK ve Abdullah Öcalan üzerine yazarken, “Türkiyeli Kürtler ülkenin her tarafında ve tüm mesleklerde (devlet memurları, iş adamları, üniversite profesörleri, sanatçılar ve yazarlar) bulunabiliyordu (ve hâlâ da bulunmaktadır)” der. Kürtlerin buna verdiği yanıt ise nettir: “Her şey olabiliyoruz ama Kürt olamıyoruz.”
Volkan, “Türk devletinin anlatılarını” neredeyse bütünüyle benimser. Zaten Volkan’ın “onarıcı lider” olarak gördüğü Atatürk’ün devleti de babanın devletidir: Baba nasıl sorgulanamazsa, babanın kurduğu düzen ve yasa da sorgulanamaz. Oysa ödipal çözüm, babanın sorgulanması, eleştirilmesi ve sembolik olarak “aşılması”yla mümkündür. Eğer........
