menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Analog çocukluktan dijital çocukluğa (2)

20 0
11.10.2026

Bir zamanlar bilgi büyük ölçüde okulda veriliyordu. Edirne’deki çocuk matematikte ne öğreniyorsa Batman’daki, Kars’taki ya da Iğdır’daki çocuk da büyük ölçüde aynı şeyi öğreniyordu. Aynı kitaplar, aynı müfredat ve aynı sınavlar aracılığıyla ortak bir zihinsel çerçeve oluşturuluyordu. Aydınlanma insana “Kendi aklını kullan” derken modern eğitim sistemi bu özgürlüğü belirli standartlar içinde örgütlüyordu. Bilgi okulda toplanıyor, daha derin ve uzmanlaşmış bilgi ise akademinin alanına çekiliyordu. Bilgili insan çoğu zaman okuyan, araştıran, üniversiteden geçen ve belirli bir alanda uzun süre çalışan insan anlamına geliyordu.

Bilgiye ulaşmak da bir süreç meselesiydi. Kafamızda bir soru oluştuğunda cevaba hemen ulaşılamıyordu; o sorunun peşinden gitmemiz gerekiyordu. Bilen birini buluyor, ona soruyor, bir öğretmene ya da hocaya gidiyor, kütüphanede kitap arıyor, ansiklopedi karıştırıyor, farklı kaynakları karşılaştırıyorduk. Bazen aradığımız cevabı bulamıyor, başka bir kitaba, başka bir insana, hatta başka bir soruya yöneliyorduk.

Aslında bütün bu dolambaçlı yol, bilgi edinmenin kendisiydi. Çünkü cevapla aramızdaki mesafe bizi düşünmeye, merak etmeye, araştırmaya ve karşılaştırmaya zorluyordu. Bilgiye ulaşırken harcadığımız emek, o bilginin zihnimize işlenmesine de zaman tanıyordu. Bir şeyi yalnızca öğrenmiyor; onunla uğraşıyor, onu anlamlandırıyor ve yavaş yavaş kendimize katıyorduk.

Fakat okulun başka bir işlevi daha vardı. Okul yalnızca bilgi aktarmıyor, aynı zamanda standart bir bilgi dünyası kuruyordu. Aynı yaş grubundaki çocuklara ülkenin farklı yerlerinde büyük ölçüde aynı bilgiler veriliyor; aynı tarih anlatılıyor, aynı edebî metinler okutuluyor, aynı kavramlar öğretiliyordu. Edirne’de büyüyen bir çocukla Iğdır’da büyüyen bir çocuk birbirinden çok farklı ailelerin, geleneklerin ve yaşam biçimlerinin içinde yetişse bile okulda ortak bir bilgi alanıyla karşılaşıyordu.

Hatta din eğitimi aracılığıyla yalnızca bilgi değil, inanç alanı da belirli bir standart içinde örgütlenmeye çalışılıyordu. Ülkenin farklı bölgelerindeki çocuklara aynı din dersinin verilmesi, aynı dinî kavramların öğretilmesi, inancın nasıl anlatılacağı konusunda da ortak bir çerçeve oluşturuyordu. Dolayısıyla modern eğitim sistemi yalnızca insanların bilgilerini değil, belirli ölçülerde dünyayı anlamlandırma biçimlerini de birbirine yaklaştırıyordu. Bu nedenle okul, ulusal aidiyetin yaratılmasındaki en önemli motorlardan biriydi. Birbirlerini hiç tanımayan insanlar benzer şeyleri biliyor, benzer hikâyeleri dinliyor, aynı isimleri tanıyor ve ortak birtakım referanslarla dünyaya bakıyordu. İnsanların mutlaka aynı düşünmeleri gerekmiyordu; fakat aynı şeyler hakkında düşünebilecekleri ortak bir zemin oluşuyordu.

Böylece bir tür bilgidaşlık ve duygudaşlık yaratılıyordu. İnsanlar yalnızca ortak bilgilere sahip olmuyor; neyin önemli, neyin yakın, neyin “bizim meselemiz” olduğu konusunda da birbirlerine yaklaşmaya başlıyorlardı. Ulus dediğimiz şey de biraz bu ortak bilgi ve duygu dünyasının etrafında örülüyordu. Fakat bunun başka bir yüzü daha vardı. Eğitimi, müfredatı ve dolayısıyla hangi bilginin aktarılacağını belirleyenler, aynı zamanda muazzam bir güç elde ediyorlardı. Çünkü okul yalnızca çocuklara matematik, tarih ya da coğrafya öğretmiyordu. Hangi tarihin anlatılacağına, hangi olayların hatırlanacağına, hangilerinin unutulacağına, kimlerin kahraman, kimlerin düşman olarak tanıtılacağına da karar veriyordu. Çocuk yalnızca bir tarih öğrenmiyor; o tarihe nasıl bakacağını, neyle gurur duyacağını, neye üzüleceğini, kimlerle yakınlık kuracağını da öğreniyordu. Dolayısıyla eğitimin standartlaştırıcı gücü yalnızca bilgimize değil, duygularımıza kadar uzanabiliyordu. Biz kendimize ait olduğunu düşündüğümüz bir iç dünyayla yaşarız: düşüncelerimizin, sevgilerimizin, öfkelerimizin, korkularımızın ve aidiyetlerimizin bize ait olduğunu varsayarız. Oysa bunların önemli bir bölümü, içinde yetiştiğimiz bilgi ve eğitim düzeni tarafından biçimlendirilir. Böyle bakıldığında insanın kendisine ait sandığı iç dünyası da başkalarının fetih ve istila alanına dönüşebilir.

Sorun ortak bilgiye sahip olmak değildir. Bir toplumun birlikte yaşayabilmesi için ortak bir dil, ortak bilgiler ve ortak referanslar elbette gereklidir. Asıl mesele, bu ortaklığın eleştirel düşünmeye ne kadar alan bıraktığıdır. Eğitim sistemi çocuğa öğrendiği bilgiyi sorgulamayı, başka kaynaklara bakmayı, farklı anlatıları dinlemeyi ve gerektiğinde kendisine öğretilene itiraz etmeyi de öğretiyorsa ortak bilgi bireysel düşünceyi ortadan kaldırmak zorunda değildir.

Ama bu kapılar kapanırsa standartlaşma başka bir anlama bürünür. Herkese aynı bilgiyi vermekten, herkesin aynı biçimde düşünmesini ve aynı biçimde hissetmesini beklemeye doğru ilerler. Eğitim özgürleştirici olmaktan çıkarak tek tip insan üretmenin aracına dönüşebilir. O zaman okul yalnızca dünyayı tanıdığımız yer değildir; dünyayı hangi gözlerle göreceğimizin de bizim adımıza belirlendiği yer hâline gelir.

Bunun en sıradan ama belki de en güzel örneklerinden biri hava durumudur: Rize’de yaşayan bir insan sabah haberlerini açtığında yalnızca Rize’de havanın nasıl olacağını öğrenmez. Bodrum’da yağmur yağıp yağmayacağını, Antalya’da sıcaklığın kaç derece olacağını, İstanbul’da rüzgârın ne kadar kuvvetli eseceğini de öğrenir. Oysa Rize’de yaşayan bir insanın gündelik hayatı açısından Bodrum’daki yağmurun ya da rüzgârın hızının doğrudan hiçbir önemi olmayabilir. Peki neden ona Bodrum’un hava durumu da anlatılır? Çünkü haber bülteni yalnızca hava durumunu bildirmez; aynı zamanda zihnimizde bir “biz” coğrafyası çizer. Rize, Bodrum, Edirne, Iğdır, İstanbul, Diyarbakır aynı haritanın üzerinde yan yana belirir. Bodrum’daki fırtına, orada yaşamayan insanın da haberidir; Rize’deki sel bütün ülkenin gündemine girer. Böylece insan farkında olmadan şunu öğrenir: Orası da benim dünyamın bir parçası. Orada olan şey beni de ilgilendirir. Ulus dediğimiz aidiyet biraz da böyle gündelik tekrarlarla kurulur. Yalnızca bayraklarla, marşlarla, tarih kitaplarıyla ya da büyük siyasal anlatılarla değil; okul kitaplarıyla, gazetelerle, spor müsabakalarıyla, akşam haberleriyle ve hatta birkaç dakikalık hava durumu bülteniyle. Fakat hava durumu yalnızca “biz”i kurmaz; aynı zamanda kimin bize ne kadar yakın olduğunu da gösterir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan gibi Türk dillerinin konuşulduğu bağımsız cumhuriyetler Türkiye’nin kamusal dünyasında daha görünür hâle geldi. Haberlerde, kültürel ilişkilerde ve siyasal söylemde bu coğrafyayla yeni bir yakınlık kurulmaya çalışıldı. Bu ülkelerin şehirleri, insanları ve zaman zaman hava durumları da bizim bilgi dünyamıza girmeye başladı. Benzer biçimde Avrupa da coğrafi yakınlık, göç, ticaret ve siyasal ilişkiler nedeniyle gündelik bilgi dünyamızın bir parçasıdır. Berlin’deki soğuk hava, Londra’daki fırtına ya da Balkanlar üzerinden gelen bir sıcak hava dalgası bizim haberlerimizin konusu olabilir. Ama Şili’de bugün kaç derece olduğu ya da Yeni Zelanda’ya yarın yağmur yağıp yağmayacağı çoğu zaman bizi ilgilendirmez. Hava durumu, görünüşte son derece tarafsız ve meteorolojik bir bilgi verirken bile aslında zihnimizde bir yakınlık haritası çizer: Neresi bizim dünyamızın içindedir? Neresi yakın çevremizdir? Neresi uzaktır? Kimin başına gelen bizi ilgilendirir?

Bu açıdan hava durumu bültenleri, resmî kimlik söylemleriyle gündelik hayatta yaşanan aidiyetler arasındaki mesafeyi görmek için de ilginç bir yerdir. Kamusal ve siyasal söylemde zaman zaman “Türklük bir üst kimliktir” ya da geniş bir “Türk dünyası”ndan söz edilir. Fakat insanların her gün maruz kaldıkları bilgi akışına baktığımızda aidiyetlerin yalnızca ilan edilerek kurulmadığını görürüz. Bir coğrafyanın gerçekten “bizim........

© Artı Gerçek