Bir kimliği diğerinin içinde eritmemek
Bir halkın dilini yok saymak yanlıştır. Bir halkın kültürünü görmezden gelmek yanlıştır. Bir insanın kendisini nasıl tanımlayacağına dışarıdan karar vermek ise daha da yanlıştır. Türkiye’nin yakın tarihi bu yanlışların ağır bedellerini gösterdi. Uzun yıllar Kürt kimliği ve Kürtçe çeşitli alanlarda kısıtlamalara tabi tutuldu; “Siz yoksunuz, diliniz yok, aslında hepiniz Türksünüz” yaklaşımı resmi ve toplumsal düzlemde karşılık buldu. Bugün bu geçmişi daha açık konuşabiliyoruz. Ancak aynı dönemde şu soru da gündeme geliyor: Geçmişte bir topluluğa uygulanan inkâr yöntemine karşı çıkarken, bugün daha küçük bir topluluğa benzer bir yaklaşımın sessizce kabul edilmesi tutarlı mıdır?
Zazaca, dilbilim literatüründe tartışmalı bir konumda yer alır. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi ve Encyclopaedia Iranica gibi kaynaklar, Zazacayı (Dimlî) Hint-Avrupa dil ailesinin Kuzeybatı İranî dilleri içinde bağımsız bir dil olarak sınıflandırır. Bunun yanında Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi olarak gören araştırmacılar da vardır. Yani bilimsel tablo net bir “tartışmasız gerçek” iddiası taşımıyor. Zazacayı ayrı bir İranî dil olarak ele alan köklü bir akademik gelenek mevcuttur. Dil meselesi tek başına da değildir. Osmanlı belgeleri, seyahatnameler ve sonraki araştırmalar, Zazaların bölgede uzun bir tarihsel varlığa, aşiret yapılarına, sözlü kültüre ve yerleşim alanlarına sahip olduğunu gösterir. 1899’da Diyarbakır’da yayımlanan Mele Ehmedi Hasi’nin Zazaca mevlidi, Zazacanın yalnızca ev içi bir konuşma biçimi olmadığını, yazılı ve edebî bir geleneğinin de bulunduğunu hatırlatır. Bu nedenle Zazacayı yalnızca “bozulmuş” veya “alt kol” olarak görmek, meselenin tamamını açıklamaya yetmez.
Burada kritik ayrım şudur: Birlik ile eritme aynı şey değildir. Zazalar ile........
