Yönetsel Çürüme ve Kâmil İnsanlara Çağrı
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Yönetsel Çürüme ve Kâmil İnsanlara Çağrı
Bu aralar toplumsal çürüme terimi sıklıkla kullanılmaktadır. Erdemlerin zayıflaması, kuralların hiçe sayılması ve çıkarcılığın normalleşmesi şikâyetlere konu edilmektedir. Oysa pek çok kişi kendi kendine düşününce zatında veya yakın çevresinde böylesine çürümeyle karşılaşmaz. Çoğunluk; organize pedofilden, kara para aklamadan, insan/organ ticaretinden, uyuşturucu satıcılarından, rüşvet ve irtikap ağlarından uzaktadır. Bunların gerçekleştiğini geleneksel veya dijital medyadan şaşkınlıkla ve üzüntüyle öğrenir, izler. Yine de insanların kahir ekseriyetinin suçlu olmaması toplumun çürümediğini göstermez. Basitçe toplum yüzde yüz iyi veya kötü değildir. Toplumları ayakta tutan temel ahlâkî, etik ve hukukî değerler dünya vatandaşlarının bazıları nezdinde hâlâ zayıflamamıştır. Zıtlıklar dünyasının Yaratıcı’ya has dengesi süregelmektedir, El-Müdebbir ve el-Adl sıfatları pekâlâ işlemektedir. Mademki ilahî nizam hikmetle çekip çevrilmektedir belki de toplumsal çürüme anlatıldığı kadar yekpare değildir. Buna karşılık, yönetsel çürümenin etkileri çok daha görünür ve yıkıcıdır. Asıl fenomen, bir yöneticinin ahlâkî çürümesinin milyonlarca insanın kaderini etkilemesidir. Şu hâlde ilkin, sosyal bütünlüğün tazeliği (?) değil, bu bütünlüğe sahip çıkmakla yükümlü yöneticilerin erozyona uğrayıp uğramadığı sorgulanmalıdır.
İdarecilerin hukuksuzluklarına veya basiretsizliklerine dair örnekler güncelliklerini yitirse de yurttaşlar genellikle bunları unutmaz. Çünkü can yanmıştır, kalp ve hayal kırıklığı yaşanmıştır. Örneğin 1986 Çernobil nükleer felaketinde, 2005 Katrina kasırgasında, 2010 Haiti depreminde veya 2011 Fukuşima nükleer faciasında, doğal ve beşerî afetler sonrası kriz yönetimlerinde kamu otoritelerinin beceriksizliği küresel hafızada kuşaklar boyunca yerini bulacaktır. 1992-1995 yılları arasında, altmış binden fazla Müslüman Boşnak katledilmiştir. 2014 ve 2015’te Irak ve Suriye’de IŞİD terör örgütü, bölgenin en eski Hristiyan (Asuri, Süryani, Keldani) topluluklarını hedef almış, inançlarını değiştirmeyi reddeden binlerce Hristiyan’ı katletmiş, kadınları köleleştirmiş ve tarihi kiliseleri havaya uçurmuştur. 2023’ten bu yana çoğunluğu Müslüman doksan binden fazla Filistinli hayatını kaybetmiştir. Tarihte onulmaz yaralar açmış bu katliamlar da zalim ve/veya bencil yöneticilerin emri yahut atıllığı yüzünden gerçekleşmiştir. Sayıları kolaylıkla artırılabilen bu örnekler göstermektedir ki liderlerdeki dejenerasyonun olumsuz etkisi toplumsal çürümeden daha belirleyicidir.
Dolaylı demokrasi kisvesinde, seçmenler ve temsilciler arasında ne yazık ki uçurum oluşmuştur. Seçilenler, nicedir onları seçenlerin yansıması değildir. Çünkü temsilciler seçildikten sonra değişmektedir. Profesyonel siyasetçiler ve onların güdümündeki ikbal avcısı bürokrat sınıfı halktan kopmaktadır. Temsili demokrasi yapısı gereği zamanla idareci elitler üretmektedir. Halkçı veya millî iradeci pek çok kültleşmiş siyasî parti, seçim kazandıktan sonra iktidarın kendilerine sunduğu izolasyon yüzünden halka sırtlarını dönmüştür. İdeolojileri faşizm, sosyalizm veya liberalizm olsun, sonuç hep yöneticilerin yönettiklerine yabancılaşması olmuştur. “İşçiler yönetecek.” diye başa gelmiş Bolşevik devrimcileri bile özel lojmanlarda yaşayan, seçkin mağazalardan alışveriş yapan, çocuklarını imtiyazlı okullara gönderen Nomenklatura doğurmamış mıydı? Mısır’daki firavunlar, Roma Cumhuriyeti’ndeki senatörler, Roma İmparatorluğu’ndaki Mons Palatinus mukimleri, Fransa Krallığı ve Britanya İmparatorluğu’ndaki aristokratlar kaybolmamış, bugünkü yozlaşmış yöneticilere dönüşmüştür. İşte bu dönüşümü açıklayan teorilerden biri, Robert Michels’ın oligarşinin tunç kanunudur. Ona göre, örgüt varsa oligarşi mecburidir. Hatta demokratik örgütler bile zamanla küçük bir lider kadronun kontrolüne girer. Demek ki ikinci sırada, oligarşinin tunç kanununun nasıl bertaraf edileceği araştırılmalıdır.
İdarecilerin çürüdüğü düzenlerde yürütme despotlukla, yargı kayırmacılıkla, yasama fırsatçılıkla, basın ise dalkavuklukla karakterizedir. Erklerin meşruiyetlerini yitirmesi yurttaşlara korku ve/veya isteksizlik salar, medeniyetleri ise adil düzenden uzaklaştırır. İşte insanlığın yönetsel kokuşmadan nasıl kurtarılacağı üzerinde düşünülmesi gereken son meseledir. Elbette sosyoloji, psikoloji, felsefe gibi sosyal bilimler dalları bu soruyu layıkıyla cevaplayabilir. Ancak insanlık, bilimsel açıklamalara rağmen Antik Mısır’dan Roma’ya, Bolşevik Devrimi’nden modern demokrasilere kadar yönetsel yozlaşmayı tekrar tekrar yaşamaktadır. Çünkü çözüm, tanılama ve/veya dış-denetim teorileriyle değil beşerin kutuplu iç dünyasını anlamakla........
