İnsaf Et Kendine!
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İnsaf, dilimizdeki en zarif, aynı zamanda en sarsıcı kavramlardan biridir. Kelime kökeni itibariyle ‘nısf’tan, yani bir şeyi tam ortadan ikiye bölmekten, hakkaniyetle pay etmekten gelir. İçinde hem terazinin şaşmaz doğruluğunu yani adaleti hem de kalbin sızısını yani merhameti barındırır. İnsaf etmek, varoluşsal bir muvazene arayışıdır, ne kendinin ne de ötekinin hakkını eksiltmektir.
Oysa adaleti ve insafı hep dış dünyada arayan modern insan, en büyük hoyratlığı kendi içine/benliğine karşı sergiliyor.
Bugün kendimize sormak mecburiyetinde olduğumuz o can alıcı soru tam da burada duruyor: Bizler, hayatın hengamesi içinde kendimize karşı ne kadar insaflıyız? Yoksa en acımasız zulmü, kendi nefsimize mi reva görüyoruz?
Bizim felsefi bakışımızın merkezine koyduğumuz “ilişkisel bütünlükçü anlam ve değer tasavvuru”, insanın yalıtılmış, kendi içine kapalı bir ada olmadığını söyler. İnsan kendisiyle, hemcinsleriyle, tabiatla ve aşkın olanla/Allah ile kurduğu dinamik ilişkiler ağının tam merkezindedir.
Bu ağ, tesadüfi bir bağlar/ilişkiler bütünü değildir. Her bir ilmeği, hayata yüklediğimiz anlamla ve ürettiğimiz değerle hayat bulur.
Bu bütünlüklü yapıda, sarsılmaz bir varoluşsal yasa işler: İyi ya da kötü, her ne yaparsa kişi, döner dolaşır kendine yansır neticesi. Hayata geçirilen her eylem, sahibine geri dönen bir aksisedadır.
İşte bu noktada insafın çift yönlü, birbirini doğuran o muazzam döngüsü açığa çıkar. Kişinin kendine adil ve insaflı olması, ötekine adil olmasını hem gerektirir hem de doğurur. Aynı şekilde, ötekine adil davranması da dönüp kendi nefsine adil olmasını tevlid eder. Biz bu çift yönlü beslenmeyi, ilişkisel bütünlüğün en somut, en canlı tezahürü olarak görüyoruz.
Varoluşsal bağlar öyle hassastır ki, ötekinin hakkını gasp eden bir insan, aslında kendi ruhunun adalet dengesini bozmuş, kendine zarar vermiştir. Başkasına zulmeden, aslında ilk darbeyi kendi insanlığına vurmuştur. Kendine insaf etmeyenin ise dış dünyaya sahici bir adalet dağıtması ham bir hayalden ibarettir.
Bu dinamik dengenin ayakta kalabilmesi, ahlaki duruşumuzun omurgasını oluşturan “makuliyet ve samimiyet” ilkesine bağlıdır. Makuliyet, akli ve kalbi bir muvazenedir. İnsanın kendi sınırlarını, imkanlarını ve zaaflarını gerçekçi bir biçimde görebilmesidir. Samimiyet ise içsel bir dürüstlüktür; maskeleri indirmek, kendi gerçeğiyle yüzleşme cesaretini göstermektir.
Kendine zulmetmek, tam da bu iki ilkeden saptığımızda, yani varoluşsal aynaya yalan söylediğimizde yahut onu eğip büktüğümüzde başlar. İnsan ya kendisine aşırı yüklenerek bir kusursuzluk zindanına hapsolur ya da potansiyelini heba ederek kendini değersizleştirir.
İki uç durum da akla aykırıdır, samimiyetten uzaktır. Bu uçlar, ilişkisel bütünlüğü parçalayan ve insanın kendi varlığına yaptığı açık bir zulümdür/haksızlıktır. Kendine insaf etmek, bu iki uç arasında makul bir orta yol bulmaktır.
Bizim “insan” ve “ahlak-âdâb-erkân” tasavvurumuz, işte bu içsel ve dışsal muvazene üzerine inşa edilmiştir. Ahlak, bu dengenin özü, kalbi ve niyet boyutudur. Âdâb, o özün insan ilişkilerine ve davranışlara yansıyan zarif biçimi, estetik inceliğidir. Erkân ise bu zarafetin toplumsal yapıda, kurumsal düzeyde ilkesel bir duruşa dönüşmesidir.
Bu kurumsal ve toplumsal duruşun, yani erkânın en hayati sınavlardan biri de ehliyet ve liyakat çizgisinde verilir. Kendine insaf eden bir insan, kendi çapını, birikimini ve sınırlarını dürüstçe tartan kimsedir.
Bu makuliyetin gereği olarak kişi; ehliyet ve liyakat sahibi olmadığı bir işe, göreve, statüye veya yetkiye asla talip olmamalıdır. Hak edilmemiş bir makamı veya gücü istemek, sadece topluma değil, en başta insanın kendine, fıtratına ve vicdanına yaptığı büyük bir zulümdür.
İlişkisel bütünlük bilinci, bu duruşu bir adım daha öteye taşımayı zorunlu kılar. İnsanın, ehil olmadığını bildiği birine aracı ya da referans olmaması, kendi elindeki yetkiyi bu durumdaki birinin lehine kullanmaması da adalet ilkesinin kaçınılmaz bir gereğidir.
Liyakatsizliğe göz yummak veya ona basamak olmak hem kendine hem de dahil olduğu toplumsal ağa karşı ağır bir insafsızlıktır. Çünkü haksız bir kayırma, ilişkisel bütünlüğün adalet zincirini kırar ve sahibinin ruhunda tamiri imkânsız yaralar açar. Kendine insafı olmayanın, başkasına ikram edeceği bir adaleti olamaz.
İnsan olmak, mükemmel olmak demek değildir. Beşer planında yürürken ayaklarımızın tökezlemesi, sisli yollarda yönümüzü kaybetmemiz kaçınılmazdır. Kendine insaf eden insan, hata yapabileceğini kabul eden, önce kendine karşı adil........
