menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Vakıfların Sosyal Hayatımıza Kazandırdığı Eserler ve Hoşgörü

18 0
11.05.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Vakıfların Sosyal Hayatımıza Kazandırdığı Eserler ve Hoşgörü

Tarih, kültür ve medeniyetin izlerini taşıyan eserlerimizi tanımak ve yaşatmak   amacıyla 6-13 Mayıs günleri, “Vakıflar Haftası” ilan edilmiştir. Biz de bu çalışmamızda İslam’ın infak ve paylaşım anlayışıyla ortaya çıkan vakıf konusu üzerinde duracağız. Vakıf; “bir malın sahibi tarafından dinî, sosyal ve hayır niyetiyle ebedi olarak bir gayeye tahsis” etmektir. Tahsis edilen mal veya menfaat, nakdi olabileceği gibi ayni ve gayri menkul da olabilir. Günümüzde de tüzel veya gerçek kişilerce Türk Medeni Kanunu’na göre, mahkemelere başvurularak vakfedilen şeyin tescil kararın alınmaktadır. Bu karar, Vakıflar Genel Müdürlüğünce resmî gazetede yayınlandığı tarihten itibaren vakıf hüviyeti ortaya çıkmış sayılır.

Vakfın Dayanağı Tarihçesi

  Vakıf kavramı isim olarak Kur’an ve hadislerde geçmemekle birlikte   İslam bilginleri; mallarını gece, gündüz, gizli ve açık Allah yolunda harcamayı (Bakara 2/274), iyilik ve takvada yardımlaşmayı (Maide 5/2), sevdikleri şeyleri Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe ulaşılamayacağı (Âl-i İmrân 3/92) gibi infak ve sadakayı teşvik eden ayetleri vakfın meşruiyetine delil göstermişlerdir. Keza Hz.  Peygamber (sav)’in; her iyiliğin bir sadaka olduğu (Buhari, Edep, 33), yetimi himaye eden kimse ile cennette birlikte olacağı (Buhari, Talak, 25), suyun ateşi söndürdüğü gibi sadakanın da günahları yok edeceği   “(Tirmizi, Cum’a,79) ve yarım hurma bile olsa sadaka vererek cehennemden korunmayı tavsiye eden hadisler gibi nice rivayetler de vakıf olayını teşvik etmektedir. (Müslim, Zekat, 68) Nitekim cahiliye döneminde bile Mekke’ye gelen ticaret kervanlarının yolunu keserek malları gasp edilenlerin artması üzerine henüz peygamber olmayan ancak doğruluk ve emanete riayetiyle “emin” sıfatını alan Hz. Muhammed itibar sahibi insanlarla görüşerek “Hılfu’l Fudul Cemiyeti” (Faziletliler Heyeti) kurmuşlardı. Bir çeşit vakfa benzeyen bu cemiyetin senedinde şu ilginç ifadeler yer almıştır: “Hepimiz mazlumun hakkını alıncaya kadar, bir el gibi olacağız. Bu ittifakımız, denizde bir tüyü ıslatabilecek su kalıncaya kadar; Hıra ve Sabit dağları yerinde durduğu müddetçe, mazlumun hakkını almaya çalışacağız” Yine Mekke’de İslam’ın doğuşu ve tebliğinde müşriklerin uyguladıkları ekonomik ambargo ve  diğer zorlukları aşmak üzere mali durumu müsait olan Hz. Hatice ve Hz. Ebu Bekir, ilk Müslümanlara yardımcı olmuşlardır.  Daha sonra başlayan hicretle birlikte bu kez Medine’de “Muhacir ve Ensar” arasında “muahat” diğer bir ifade ile kardeşlik ve yardımlaşmaakdi yapılmıştı.  Hz. Ömer de Hayber’de çok sevdiği hurma bahçesini, ne yapması gerektiğini Resulullah’a sorması üzerine “aslını tut, meyvesini sadaka ver” cevabı üzerine onu vakfetmiştir (Buhârî, “Şürût”, 19). Hz. Osman ise, Medine’deki “Rûme Kuyusu”nu satın alarak suyunu halkın istifadesine tahsis etmiştir. (Tirmizî, “Menâḳıb”, 18) Bu ve benzeri örneklerden anlaşıldığı üzere İslam’ın erken döneminden itibaren Resulullah’ın teşvikiyle başlayan, dört halife ve tabiin döneminde artarak devam eden bu bağış hareketi, ilerleyen zaman diliminde İslam coğrafyasında tesis edilen vakıflar, kurumsal hale gelmişlerdir.    

 Osmanlı üç kıtadaki topraklarıyla yüzölçümü on milyon kilometre kareye ulaşan cihan devletini, başkent İstanbul’dan yönetmiştir. Gücünü din, adalet, kültür ve kurduğu medeniyetten alan Osmanlı vakıflar üzerinden büyük eserler inşa etmiştir. Napolyon bile “şayet dünya tek devlet olsaydı, başkentliğe en uygun şehir, vakıf abideleriyle şahlanan İstanbul olmalıydı” demiştir. Gerçekten Osmanlı döneminde İstanbul, Bursa, Kastamonu, Şam, Mekke, Medine, Kahire, Kudüs ve Balkanlar gibi yerler vakıf eserleriyle dantel gibi örülmüştür.  Fethedilen yahut iskân için seçilen yerlerde; kurulan vakıflarla cami, medrese, kütüphane, hastane, tekke, türbe, kervansaray, pazar yeri, çarşı, hamam, köprü, çeşme, saat kulesi gibi eserler inşa edilmiştir. Ayrıca vakıf varlıklarının paylaşımında din, dil ırk ayırımı yapılmamıştır. Ötekinin inancına, mezhebine ve dünya görüşüne hoşgörüyle yaklaşılmıştır. Öyle ki birçok yerde Cami, Kilise, Sinagog ile Müslüman ve gayri Müslimlerin mezarlıkları aynı karede yer almıştır. Toplumda kabul gören vakıf medeniyeti, toplumsal hayatın bir parçası olarak şu öyküyle anılmıştır: “Kişi, vakıf bir yerde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan beslenir, vakıf kitaplardan okur, vakıf medresede hocalık yapar, vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğünde vakıf tabuta konur, vakıf mezarlığa gömülür.” Bu gelişmeleri izleyen Avrupa bilim insanları, 16. Yüzyılına, Osmanlı toplumu için “Vakıf Cenneti” demişlerdir. Yeri gelmişken bu vakıfların senedinde insan onuru ve hoşgörüyü merkeze alan birkaç örneği hatırlatmak istiyorum: Birincisi, Evliyâ Çelebi’nin Sokullu Mehmed Paşa vakfiyesindeki misafirhane ile ilgili şu tasviridir.“…  Eğer gece yarısı taşradan misafir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikram edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin........

© Akademik Akıl