İbn Haldun Perspektifinden Emek: 1 Mayıs Vesilesiyle Bir Mukaddime Okuması
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İbn Haldun Perspektifinden Emek: 1 Mayıs Vesilesiyle Bir Mukaddime Okuması
Her 1 Mayıs, emeğin yalnızca bir geçim aracı değil, insanın kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı inşa etme tarzı olduğunu yeniden hatırlatır. Modern iktisat tarihi bu kavramı genellikle on yedinci yüzyıl İngiliz düşüncesine, William Petty ve John Locke’un yazılarına bağlar; oradan Adam Smith’e, Ricardo’ya ve Marx’a uzanan çizgide olgunlaştığını söyler. Oysa bu çizginin çok daha eski bir başlangıcı vardır. On dördüncü yüzyıl Tunus’unda doğmuş, Mağrib ile Endülüs arasında yetişmiş ve ömrünün son demlerini Kahire’de tamamlamış bir Müslüman düşünür, modern iktisadın temel kavramlarını yüzyıllarca öncesinden işlemiş bulunmaktadır. İbn Haldun ve Mukaddime, bugün hâlâ üzerinde düşünmeye değer bir emek anlayışının kapısını aralamaktadır.
İbn Haldun, Mukaddime’de kendisinin kurucusu olduğunu vurguladığı yeni bir bilim dalından, “Umran İlmi”nden söz eder. Toplum ve medeniyet bilimi olarak çevrilebilecek bu disiplin, modern sosyolojiye benzer biçimde alt dallara ayrılabilir; siyasi umran, hukuki umran, kır ve şehir umranı yanında, eserin neredeyse her başlığına sirayet eden ekonomik vurgular sebebiyle bir “İktisadi Umran”dan da bahsetmek mümkündür. Mukaddime’nin yaklaşık üçte biri ekonomik sorunlara ayrılmıştır. Aristoteles için “polis” etik bir olguyken, İbn Haldun için ülke, üretim ile tüketim arasındaki diyalektik ilişkide tezahür eden iktisadi bir olgudur. Bu iktisadi umranın merkezinde ise emek bulunur.
Düşünüre göre emek, insanı diğer canlılardan ayıran dört temel nitelikten biridir; düşünce, otorite ve toplumsal yaşamla birlikte zikredilir. Hayvanları içgüdü yönetir; insanı ise düşüncesi ve elinin ürettikleri ayırt eder. İnsan, geçimini sağlamak için doğa karşısında tek başına yetersizdir. Bir günlük azığı temin edebilmek için bile öğütme, yoğurma ve pişirme gibi çok aşamalı bir emek silsilesine, demirci, marangoz ve çömlekçinin zanaatlarına ihtiyaç duyar. Bu yüzden işbirliği, insanın yaratılışında mündemiçtir. İbn Haldun, toplum ve medeniyetin bizzat bu zorunluluktan doğduğunu söyleyerek, insanlık tarihinin temeline emeği ve dayanışmayı yerleştirir.
Onun ekonomik düşüncesinin en çarpıcı yönlerinden biri, emek-değer ilişkisini açıkça kurmuş olmasıdır. Mukaddime’de “Kazanç insan emeğinin değerini temsil eder” başlığını taşıyan bölüm, bu konunun teorik bir bütünlük içinde ele alındığı ilk metinlerden biridir. İbn Haldun, “Her kazanç ve sermaye zorunlu olarak insan emeğini gerektirir; kazancın kaynağı doğrudan işin kendisi olduğunda emeğin payı açıktır, hayvanlar, bitkiler veya madenler aracılığıyla sağlandığında dahi yine insan emeği zorunludur, o olmadan hiçbir kazanç sağlanamaz” diye yazar. Bu satırlar, Adam Smith’ten dört, Ricardo ile Marx’tan beş asır kadar önce kaleme alınmıştır. Jean David C. Boulakia’nın 1971 tarihli makalesinde ifade ettiği gibi, İbn Haldun iş bölümünün önceliğini Smith’ten önce, emek-değer ilkesini Ricardo’dan önce keşfetmiş; Malthus’tan önce bir nüfus teorisi geliştirmiş, Keynes’ten önce ekonomide devletin rolünde ısrar etmiştir.
Bu öncülük, sadece tarihsel bir tespit meselesi değildir; İbn Haldun’un emek anlayışı, modern iktisadın indirgemeci eğilimlerinden farklı bir yerde durduğu için bugün de tazedir. Marouani’nin işaret ettiği gibi, İbn Haldun ekonomiyi siyasi iktidardan, hukuktan, ahlaktan ve adalet kurumlarından yalıtarak ele almaz. Onun analizinde tüccar, zanaatkâr, çiftçi ve âlim, soyut bir “homo economicus” değil; siyasi otorite, ordu, vergilendirme ve adalet kurumlarıyla birlikte kavranan, çok katmanlı bir ilişkiler ağının içinde tanımlanan figürlerdir. Bu yönüyle Mukaddime, ekonominin diğer sosyal bilimlerden bağımsızlaşmasına direnen, kurumsalcı ve disiplinler arası bir bakışın erken örneğini sunar.
İbn Haldun’un emek anlayışı, mülkiyet kavramıyla da iç içedir. Ona göre kişinin çabası ve kapasitesiyle elde ettiği şey kazançtır; zorunlu ihtiyaçların ötesine geçen kazanç ise servet ve sermaye birikimi oluşturur. Sermayenin ardında daima emek vardır; emeksiz kazanç olmaz. Bu görüşün, üç asır sonra John Locke’un “Yönetim Üzerine İki İnceleme”sinde tekrar edilen mülkiyet anlayışıyla şaşırtıcı bir yakınlığı vardır. Locke da, “gerçekten her şeye değer farklılığı koyan emektir” diyerek, yeryüzünün insan yaşamına yararlı ürünlerinin neredeyse tamamının emekten neşet ettiğini söyleyecektir. İki düşünür farklı bağlamlardan, farklı geleneklerden konuşurlar; ancak emeğin değer üzerindeki belirleyiciliğinde ortak bir kanaate ulaşırlar.
Mukaddime’nin emeğe ilişkin satırları, sadece bir değer teorisi sunmakla kalmaz; aynı zamanda ücret, adalet ve siyasal düzen........
