menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kil Tabletlerden Ekrana İnsanlığın Okuma Serüveni

17 0
23.06.2026

{vendor_count} satıcılarını yönetin

Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Kil Tabletlerden Ekrana İnsanlığın Okuma Serüveni

Dijital çağ dedikleri yeni devirler insanoğlunu, beton heyulalarından kablo destelerine, trafik karmaşasından tüketim çıkmazına derdest edeli beri, edebiyat da zamana ayak uydurdu.

Makine medeniyeti özgürlük teranesinin peşine takılmış; tozu dumana katarak, akı karaya bulayarak dolu dizgin koşturmaktaydı zira. Vahşi kapitalizm, erdem namına ne varsa önüne katıp savurmuş; güç ve menfaat odaklı bir algı, beşerdeki insanlığı yağmalamıştı. Eh, edebiyat da bu yağmadan ganimet devşirecekti elbet. Değil mi ki edebiyat hayatın aynasıydı, o da alışılmış olan her bir kuralı yıkacak, nizamdan, disiplinden, ölçüden, teraziden soyunacaktı. Nice vakitlerin bağrında demlenmiş, nice nesillerin koynunda beslenmiş adabı edebi, usulü, erkanı kaldıracaktı. Başka bir yataktan akmaya, başka bir vadiden esmeye başlayacaktı.

O yüzyıllar boyu ideal insan, ideal âlem emelini kendisine bayrak edinmiş, ebedi hakikatleri inci mercan deyişlere, ölümsüz hikmetleri altın lügatlere söyletmiş üdebanın defteri dürülmüştü. Teknolojinin kıskacındaki yazarlar, iyinin, güzelin, doğrunun değil özde, sözde bile vücut bulmasından çoktan vazgeçmiştiler.

Geçmişin sinesinde sanat ile ruhunun miracını arayan insanoğlu böylesi çabaların beyhude görüldüğü bir düzleme düşmüştü. Bu hengamda yeni yetme nice kalemler, sanatsız sanatın gerçek sanat olduğunu iddia ettiler. Değil mi ki özgür insanın sanatı da özgür olmalıydı.

Yetmedi; küçük insan neyse, kimse, her neredeyse onu bulup piyasaya sürdüler. O küçük insanın içinde büyüttükleri nefsini de adeta bir kafesin içine hapsettiler. Öteki diyerek paranteze alıp ötekileştirdikleri diğer insanlarla ve cümle mahlukatla bu küçük insanın arasına bir duvar ördüler. Küçük dedikleri insan, herkesten kopuk, her şeyden uzak olduğundan işin başında yanlış bir ibare olan bu nitelemenin içini doldurmakta, gerçekten de küçülmekte gecikmedi.

Küçük insanın dünyevi yolculuğu sadece kendi içine yönelecek, orada dönenip dolaşacak, neticede karanlık bir dehlizde kaybolup bitecekti. Mikrokozmostan makrokozmosa doğru uzanan o mucizevi alışveriş sustuğundan, masiva ile maverâ arasındaki o deruni gidiş geliş koptuğundan zaten yollar tıkanmaya, canlar daralmaya mahkûmdu. Nefsi büyük, kendisi küçük insan da zaten yalnızlığa gönüllü yazılmıştı. Bir başkasının varlığı demek, özgürlüğün yara alması, sabra tahammüle, vefaya feragate alan açılması demekti. Her türlü kayıttan azade, sadece keyfine amade özgür insanın bu taraklarda bezi ise olamazdı zaten. Ama gelin görün ki, özgürlük diye al kanatlar takıp da uçurdukları bu kavramın ucu, insanı kendi içine sürgün edip, kendi kara deliğinde boğmaya varıyordu.

Bireyselleşen modern ben’ler, ben dedikçe şiştiler; şiştikçe de o dar kafese, yani kendi içlerine sığamaz oldular. Çıkmak isteseler de bir çıkış yolu bulamadılar. Zaten bu obez ben’ler, kendilerini aşıp da gayrılara bakacak halde değildiler. Ben denilen taçsız kraliçe, kendi ben’ini kendisine bende yapalı, dışarıya kapıları kapayalı çok olmuştu.

Evvel zamanlarda bir hafıza ambarından başka bir hafıza ambarına yol bulup akan, nesilden nesile çağlayıp coşan edebi miras, yazının icadıyla nefes nefes harf denilen kalıplara düşmüştü.

Akılda demlenip söze inen, yürekte kaynayıp göze düşen kelam; nice demleri arkada bırakıp alfabelere demir atalı nice zaman geçmişti. Meram; kalem kâğıtla buluştuğunda edebiyat kendini emniyete almış, kayıp gitmekten, kaybolup yitmekten kurtulmuştu. Bu kutlu buluşma zamana meydan okumaydı aynı zamanda. Devran, mührünü sadırdan devşirip satırlara vurmuş, hazinelerini muhafaza altına almıştı.

Maziyi hâl ile aşina kılmış, coğrafi sınırları kitap ile berhava etmişti. Nitekim Sümer’de kil tabletlere kazılan yazılar, o günlerin varidatını bu zamanlarla harmanlıyor, yitik müddetleri yeniden dolaşıma sokuyordu.

Tabletten papirüslere, saman........

© Akademik Akıl