menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Entelektüel Dünyaya Bir Çağrı: Türkiye’de Kamusal Ekonomik Vesayeti ve Yeni Kurumsal Düzeni Tartışmanın Zamanı

16 0
21.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Entelektüel Dünyaya Bir Çağrı: Türkiye’de Kamusal Ekonomik Vesayeti ve Yeni Kurumsal Düzeni Tartışmanın Zamanı

Türkiye’de siyasal ve iktisadi tartışmalar uzun süredir aktörler, seçim döngüleri, adaylıklar ve kısa vadeli ekonomik göstergeler etrafında dönüyor. Ekonomi konuşulduğunda enflasyon, faiz ve döviz kuru; siyaset konuşulduğunda ise kişiler, ittifaklar ve iktidar değişimleri gündemin merkezine yerleşiyor. Bunların her biri önemlidir. Ancak Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında artık daha zor, daha derin ve daha kurucu bir soruyu sormak zorundayız: Türkiye yalnızca kimlerin yöneteceğini mi tartışacak, yoksa nasıl bir devlet, nasıl bir piyasa ve nasıl bir kurumsal düzen istediğini de cesaretle tarif edecek mi?

Bu soru yalnızca siyaset kurumunun değil; üniversitelerin, akademisyenlerin, iktisatçıların, hukukçuların, mühendislerin, düşünce kuruluşlarının, meslek örgütlerinin ve ülkenin geleceği üzerine söz söyleme sorumluluğu taşıyan bütün entelektüel çevrelerin önündedir. Entelektüel dünyanın görevi, gündelik siyasetin kavramlarını tekrar etmekle sınırlı olamaz. Asıl sorumluluk; henüz yeterince tartışılmayan meseleleri gündeme getirmek, alternatif kurumsal modeller üretmek, bunları eleştiriye açmak ve siyasal karar süreçlerinin önüne uygulanabilir seçenekler koymaktır.

Devletin Ekonomideki Rolünü Yeniden Düşünmek

Türkiye açısından üzerinde durulması gereken başlıklardan biri, merkezi ve yerel kamu otoritelerinin ekonomik faaliyet içindeki konumudur. Buradaki mesele, devleti ekonomiden bütünüyle çekmek ya da kamu mülkiyetini ilkesel olarak reddetmek değildir. Asıl mesele, devletin hangi alanlarda doğrudan üretici veya işletmeci, hangi alanlarda düzenleyici ve denetleyici, hangi alanlarda ise sosyal politika sağlayıcısı olması gerektiğini açık ve ölçülebilir ölçütlerle belirlemektir.

Kural koyan, denetleyen ve aynı zamanda piyasada faaliyet gösteren kamu otoritesi bakımından rol çatışması riski doğabilir. Bu risk, kamu işletmelerinin varlığını tek başına sorunlu hâle getirmez; fakat rekabetçi tarafsızlık, şeffaflık ve hesap verebilirlik ihtiyacını artırır. Nitekim Türkiye’nin resmi politika belgelerinde de kamu işletmeciliğinde hesap verebilirlik, şeffaflık, etkinlik ve verimlilik vurgusu yapılmaktadır. 2026 Yılı Kamu Yatırım Programı da kamu iktisadi teşebbüslerinin ekonomik yapı içindeki varlığının sürdüğünü açıkça göstermektedir.

Aynı değerlendirme yerel yönetimler için de geçerlidir. Belediyelerin ulaşım, su, çevre, sosyal destek ve temel kentsel hizmetlerde kamusal sorumluluğu tartışmasızdır. Buna karşılık belediye şirketlerinin rekabetçi piyasalarda genişlemesi; mali şeffaflık, görev tanımı, kamu kaynağının kullanımı ve özel teşebbüsle rekabet bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Burada ölçüt siyasi kimlik değil, kamu yararı ile ekonomik etkinlik arasındaki dengenin nasıl kurulduğudur.

Bir Kavram Önerisi: “Kamusal Ekonomik Vesayet”

Bu tartışmayı kavramsallaştırmak için “kamusal ekonomik vesayet” ifadesi kullanılabilir. Bu kavramla sosyal devlet, stratejik sektörlerde kamu varlığı ya da kamunun düzenleme yetkisi kastedilmemektedir. Savunma, güvenlik, adalet, afet yönetimi, kritik altyapılar, doğal tekeller, temel kamu hizmetleri ve enerji arz güvenliği gibi alanlarda devletin güçlü kapasitesi vazgeçilmezdir.

Burada sorgulanan; rekabetin sağlıklı biçimde kurulabileceği alanlarda kamu gücünün doğrudan ticari güce dönüşmesi, idari ayrıcalıklarla ekonomik ayrıcalıkların birbirini beslemesi ve piyasa kararlarının siyasal-idari ilişkiler üzerinden şekillenmesi ihtimalidir. Böyle bir yapı yalnızca özel girişimin alanını daraltmakla kalmaz; kamu işletmelerini de verimlilik ve performans baskısından uzaklaştırabilir.

Dolayısıyla asıl soru “kamu mu, özel sektör mü?” ikiliğinden daha niteliklidir: Hangi faaliyet hangi kurumsal yapı altında, hangi gerekçeyle ve hangi denetim mekanizmasıyla yürütülmelidir? Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan tartışma, ideolojik bir mülkiyet tartışmasından çok işlev, sorumluluk ve hesap verebilirlik tartışması olmalıdır.

Minimal Değil, Etkin ve “Optimal” Devlet

Bu yaklaşım “minimal devlet” önerisi değildir. Tam tersine, devletin asli görevlerinde daha güçlü, öngörülebilir ve yetkin olması gerektiği düşüncesine dayanır. Adalet, güvenlik, afetlere hazırlık, eğitim ve bilim altyapısı, rekabet hukuku, çevre koruma, stratejik planlama, sosyal koruma ve bağımsız düzenleme kapasitesi güçlü olmayan bir ülkede piyasanın da sağlıklı işlemesi beklenemez.

Bu çerçevede “optimal devlet”, her alanda bizzat üretici olmak yerine nerede doğrudan sorumluluk üstleneceğini, nerede düzenleyici olacağını ve nerede toplumsal ve özel girişime alan açacağını bilen devlettir. Ölçüt devletin niceliksel olarak büyük ya da küçük olması değil; görev tanımının berraklığı, kapasitesinin niteliği ve kullandığı yetkinin denetlenebilirliğidir.

Kurumsal Piyasa: Serbestlikten Önce Kural ve Güven

Kamunun ekonomik faaliyet alanının rasyonel biçimde sınırlandırılması, ekonominin kuralsızlaştırılması anlamına gelmemelidir. Kamu tekelleri kadar özel tekeller ve oligopoller de rekabeti, yenilikçiliği ve tüketici refahını zedeleyebilir. Bu nedenle hedef, “kuralsız piyasa” değil; mülkiyet hakkının güvence altında olduğu, sözleşmelerin öngörülebilir biçimde uygulandığı, rekabet hukukunun ayrım gözetmeden işletildiği ve kamu alımlarının şeffaf olduğu kurumsal bir piyasa düzenidir.

Rekabetçi tarafsızlık bu çerçevenin anahtar kavramlarından biridir: Benzer ekonomik faaliyetleri yürüten kamu ve özel teşebbüslerin, mülkiyet yapılarından kaynaklanan ölçüsüz avantaj veya dezavantajlarla karşılaşmaması gerekir. Türkiye’de resmi politika belgelerinde kamu alımlarının dijitalleşmesi, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin artırılması ile iş ve yatırım ortamının kurala dayalı ve öngörülebilir hâle getirilmesi hedeflerinin yer alması, bu tartışmanın güncel politika gündemiyle de kesiştiğini göstermektedir.

Bu nedenle temel ilke şöyle formüle edilebilir: Devlet ekonomik hayattan değil, ekonomik ayrıcalık üretme ve dağıtma........

© Akademik Akıl