menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dünya Beşten Büyüktür: BM’nin Geleceği ve Küresel Adalet Arayışı

14 0
23.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Dünya Beşten Büyüktür: BM’nin Geleceği ve Küresel Adalet Arayışı

Birleşmiş Milletler (BM), İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlığı yeni bir dünya savaşının yıkımından korumak amacıyla kuruldu. 1945’te San Francisco’da şekillenen bu yeni uluslararası düzen, savaşın yarattığı büyük travmanın ardından önemli bir umut taşıyordu: Devletler arasındaki uyuşmazlıklar artık savaş alanlarında değil, ortak bir uluslararası kurum içerisinde çözülecekti.

Aradan geçen seksen yılda dünya büyük ölçüde değişti. İmparatorluklar sona erdi, sömürgecilik büyük ölçüde çöktü, onlarca yeni devlet ortaya çıktı, dünya nüfusu katlandı, ekonomik ve siyasi güç merkezleri çeşitlendi. Çin’in yükselişi, Hindistan’ın küresel ağırlığının artması, Afrika’nın demografik dönüşümü ve Latin Amerika’nın uluslararası sistemdeki konumu 1945 dünyasından oldukça farklı bir tablo ortaya çıkardı. Fakat BM’nin temel güvenlik mimarisi büyük ölçüde aynı kaldı. İşte bugün tartışılması gereken temel mesele tam da budur.

BM’nin kuruluşundaki temel düşüncelerden biri oldukça pragmatikti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığı, büyük güçlerin uluslararası sistemin dışında veya karşısında kalmasının ciddi bir problem olduğunu göstermişti. ABD’nin Milletler Cemiyeti’ne katılmaması, karar alma mekanizmalarının zayıflığı ve büyük güçler arasındaki çıkar çatışmaları örgütün etkinliğini ciddi biçimde sınırladı. BM kurucuları bu hatayı tekrarlamak istemedi. Bunun sonucunda Çin, Fransa, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve ABD’ye Güvenlik Konseyi’nde özel bir konum verildi. Bugünkü beş daimi üye böyle ortaya çıktı. Ancak burada ilginç bir paradoks doğdu: Dünya devletlerinin hukuken eşit olduğu kabul edildi; fakat uluslararası barış ve güvenlik konusunda beş devlete diğerlerinden daha güçlü bir karar yetkisi tanındı. Veto hakkı bunun en açık örneğidir.

Bu sistem 1945’te büyük güçleri uluslararası düzenin içinde tutmak açısından anlaşılabilir olabilir. Fakat 2026 dünyasında aynı sistem başka bir soruyu gündeme getiriyor: Büyük güçleri sistemin içinde tutmak için oluşturulan veto mekanizması, bugün sistemin kendisinin işlemesini engelliyor olabilir mi? Veto: Güvenlik mekanizması mı, tıkanma mekanizması mı?

Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine veto hakkı verilmesinin arkasında belirli bir mantık vardır. Büyük güçlerden birinin tamamen dışlandığı bir uluslararası güvenlik sisteminin sürdürülebilir olmayacağı düşünülmüştür. Fakat veto hakkı, aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin ortak karar alma kapasitesinin sınırlarını da belirlemektedir. Burada önemli bir hukuki ayrıntı var: Veto, BM sisteminin sonradan ortaya çıkmış bir uygulaması değildir. BM Antlaşması’nın kendisinde yer alan kurucu bir mekanizmadır. Dolayısıyla sorun yalnızca bazı devletlerin vetoyu “kötüye kullanması” değildir.

Daha temel sorun şudur: Uluslararası toplumun tamamını ilgilendiren güvenlik kararlarında beş devletin özel veto yetkisine sahip olması, günümüzün temsil ve meşruiyet anlayışıyla ne kadar bağdaşmaktadır?

Bu soruya günümüzde soyut biçimde cevap vermek yerine, yaşanan krizlere bakmak daha anlamlıdır. Üç örnek özellikle dikkat çekicidir: Filistin, Ukrayna ve İran.

Filistin meselesi, BM’nin kuruluşundan bu yana uluslararası sistemin çözmekte zorlandığı en uzun süreli sorunlardan biridir. Bugün mesele yalnızca İsrail-Filistin çatışmasının nasıl sona erdirileceği değildir; aynı zamanda BM’nin uluslararası barış ve güvenlik konusunda ne kadar etkili olabildiği sorusudur. 18 Nisan 2024’te Filistin’in BM’ye tam üyeliğinin Genel Kurul’a tavsiye edilmesini öngören tasarı 12 olumlu oy, bir karşı oy ve iki çekimser oy aldı; ancak ABD’nin olumsuz oyu nedeniyle kabul edilmedi. 4 Haziran 2025’te Gazze’de derhâl, koşulsuz ve kalıcı ateşkes talep eden tasarı ise 14 olumlu oya karşı ABD’nin tek olumsuz oyuyla reddedildi.

Burada ortaya çıkan durum oldukça dikkat çekicidir: Konsey üyelerinin çok büyük bir kısmı aynı yönde oy kullanmasına rağmen tek bir veto, kararın kabul edilmesini engelleyebilmektedir. Bu durum “veto sistemi yanlıştır” şeklinde basit bir sonuca götürmek zorunda değildir. Ancak önemli bir demokratik temsil sorusu doğurmaktadır: Bir uluslararası güvenlik kararında çoğunluğun iradesi ile daimi üyelerin veto yetkisi çatıştığında hangisi esas alınmalıdır? Mevcut BM sistemi bu soruya cevabı nettir: BM Antlaşması’nın öngördüğü veto sistemi. Fakat 21. yüzyılın dünyası açısından tartışılması gereken de tam olarak budur.

Ukrayna: Çatışmanın tarafı karar verici olduğunda Rusya-Ukrayna savaşı ise farklı bir problem ortaya koymaktadır. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden biri, aynı zamanda Ukrayna’daki savaşın doğrudan tarafıdır. Bu durum BM sisteminde ciddi bir yapısal paradoks yaratmaktadır. Birleşmiş Milletler’in temel amaçlarından biri uluslararası barış ve güvenliği korumaktır. Fakat bu görevi yerine getiren organın daimi üyelerinden biri çatışmanın tarafı olduğunda, o devlet aynı zamanda Konsey’in karar alma mekanizmasında veto yetkisini korumaktadır. Burada mesele yalnızca Rusya değildir; asıl mesele kurumsal tasarımla ilgilidir. Çünkü yarın başka bir büyük güç başka bir çatışmanın tarafı olduğunda da aynı problem ortaya çıkabilir. Dolayısıyla Ukrayna savaşı bize şu soruyu sorduruyor: Bir devlet uluslararası bir çatışmanın tarafı olduğunda, o çatışmayla ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında veto yetkisini kullanmaya devam etmeli midir? Bu soru, mevcut BM sisteminin en zor reform problemlerinden biridir.

İran: Güvenlik mimarisinin sınırları daha da genişliyor. İran merkezli çatışmalar ise BM sisteminin başka bir boyutunu ortaya çıkarmaktadır. İsrail ile İran arasındaki 2025 çatışmaları ve 2026’da ABD ile İran arasında yaşanan askeri çatışmalar, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarının yalnızca bölgesel olmadığını göstermiştir. Burada mesele yalnızca veto değildir. Aynı zamanda kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, önleyici saldırı, bölgesel güvenlik, büyük güçlerin çatışmalara müdahil olması gibi birbirine bağlı hukuk sorunları ortaya çıkmaktadır. Özellikle bir devletin askeri operasyonlarını BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandırması, buna karşılık diğer tarafın bu gerekçeyi reddetmesi, uluslararası hukukun uygulanmasında ortaya çıkan temel sorunu gösterir: Uluslararası hukuk kurallarının........

© Akademik Akıl