Vatandaş Neden Zor Olanı Seçsin?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Vatandaş Neden Zor Olanı Seçsin?
Cehalet, aidiyet ağları ve kısa yolun meşrulaşması üzerine bir değerlendirme..
Toplumsal yozlaşmayı anlatırken çoğunlukla siyasetçilerden, kurumlardan ve hukuk dışı uygulamalardan söz ederiz.
Oysa çözülme bazen çok daha sıradan bir yerde başlar: İnsanların hangi yolu seçtiğinde kazandığını görmesiyle.
Bir insanın önünde iki yol olduğunu düşünelim.
Birinci yol uzun ve zahmetlidir: Çalışmak, kendini geliştirmek, sınavlara girmek, beklemek, rekabet etmek ve gerektiğinde hakkını hukuk yoluyla aramak…
İkinci yol daha kısadır: Etkili birini tanımak, güçlü bir çevreye girmek, bir aidiyet ağına dâhil olmak ve gerektiğinde sadakat göstermek…
Eğer bir toplumda birinci yolun başarı ihtimalinin azaldığı, ikinci yolun ise daha hızlı sonuç verdiği düşünülüyorsa insan neden zor olanı seçsin?
Eleştirdiğimiz toplumsal düzende asıl tartışmamız gereken soru budur.
Çünkü insanların davranışlarını yalnızca ahlaki değerler belirlemiyor, davranışların maliyeti ve getirisi de tercihleri etkiliyor..
Dürüstlüğün kaybettirdiği, bağlantıların kazandırdığı yönünde bir kanaat oluştuğunda mesele artık yalnızca “iyi insan-kötü insan” meselesi değildir.
Kısa yol, zamanla akılcı bir tercih gibi görünmeye başlar.
“Çalış, kendini geliştir ve hakkınla kazan.”
Çocuk büyür, çevresine bakar. İşe alımlarda, terfilerde, ihalelerde veya akademik atamalarda ilişkilerin daha etkili olduğunu düşünmeye başlarsa bir gün babasına dönüp şöyle diyebilir:
“Baba, galiba işler öyle yürümüyor.”
İşte bu cümle tehlikelidir.
Çünkü insanlar kendilerine söylenenlerden çok, hangi davranışların ödüllendirildiğine bakar.
Çalışan mı ilerliyor?
Yetkin olan mı tercih ediliyor?
Kurallara uyan mı korunuyor?
Yoksa doğru kişileri tanıyan mı daha hızlı yol alıyor?
Bu sorulara toplumun verdiği cevap, zamanla insanların davranışlarını da değiştirir.
Başlangıçta istisna olan kısa yollar önce örnek, sonra yöntem, en sonunda da normal hale gelebilir.
Ardından o meşhur cümle duyulur:
“Herkes böyle yapıyor.”
Yanlış, herkes yaptığı için doğru olmaz. Ama normalleşmeye başlar.
Tam bu noktada aidiyet ve ilişki ağları güç kazanır.
İnsan güven arar. Kurumlar uzak, bürokrasi yavaş ve hukuk yolu zahmetli görünüyorsa tanıdığı birinin telefonu çok daha etkili gelebilir.
Karşılığında ise bağlılık ve sadakat beklenebilir.
Sorun insanların birbirine yardım etmesi değildir. Dayanışma toplumun en önemli değerlerinden biridir.
Sorun, kişisel ilişkilerin kurumların yerine geçmeye başlamasıdır.
Çünkü insanlar kurumlara güvenmediğinde yeteneklerine ve kurallara değil, ilişkilere yatırım yapmaya başlayabilir.
Böyle bir ortamda liyakat değer kaybeder, sadakat değer kazanır.
Kişi de doğal olarak şunu sorar:
“Bu yarışta tek başıma kazanamayacaksam neden yalnız yarışayım?”
Üstelik zamanla bunun ahlaki gerekçeleri de üretilir:
“Bizden olanı korumak.”
“Kardeşine sahip çıkmak.”
“Bizim insanımıza yardım etmek.”
Böylece kayırmacılık dayanışma, ayrıcalık ise sahip çıkma olarak sunulabilir.
Tehlike yalnızca kuralların ihlal edilmesi değildir.
Asıl tehlike, kuralları ihlal etmeyi haklı gösterecek bir ahlak dilinin oluşmasıdır.
Bu nedenle vatandaşa sürekli “Neden doğru olanı yapmıyorsun?” diye sormak yeterli değildir.
Önce başka sorular sormalıyız:
Neden dürüst davranmanın zor olduğu düşünülüyor?
Neden liyakatli olmak, bağlantılı olmaktan daha maliyetli görülüyor?
Neden hakkını hukuk yoluyla aramak, bir tanıdık üzerinden çözüm bulmaktan daha uzun........
