Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye ve NATO
Özellikle Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis'in mehter eşliğinde karşılanması sosyal medyada geniş yankı buldu. Ancak zirvenin esas sembolik anlamı tam da buradaydı: Türkiye, Batılı bir ittifakın üyesi olabilmek için kendi tarihsel kimliğini geride bırakması gereken bir ülke olmadığını gösteriyordu. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılındaki Türkiye, Doğu ile Batı arasında kimlik arayan değil, her iki dünyanın da tarihsel ve siyasal kodlarını aynı masada taşıyabilen bir aktör olma iddiasındaydı.
Ömer Faruk Alimoğlu/ Hukukçu
Cumhuriyet'in ilk yüzyılında Türkiye'nin NATO'daki hikâyesi, büyük ölçüde ittifakın güvenlik şemsiyesi altında yer alan bir müttefikin hikâyesiydi. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında ise tablo köklü biçimde değişiyor. Artık Türkiye yalnızca NATO'nun güvenlik mimarisinin bir unsuru değil; kriz yöneten, savunma teknolojisi üreten, diplomatik denge kuran ve ittifakın stratejik kararlarını etkileyen ülkelerden biri olma iddiasını taşıyor.
Türkiye'de gerçekleştirilen son NATO Zirvesi de bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri olarak tarihe geçti. Zirve boyunca verilen fotoğraflar, liderlerin açıklamaları, ikili görüşmeler ve yayımlanan ortak bildiri; Türkiye'nin yalnızca ev sahibi ülke olmanın ötesinde, ittifakın geleceğinde ağırlığı artan bir aktör hâline geldiğini ortaya koydu.
Ancak bu noktaya nasıl gelindiğini anlayabilmek için önce Türkiye'nin NATO'daki yaklaşık yetmiş beş yıllık serüvenine kısaca bakmak gerekiyor.
Türkiye, 1952 yılında Kore Savaşı'nda gösterdiği askeri başarının ardından NATO'ya kabul edildiğinde dünya iki kutuplu bir düzen içerisindeydi. Sovyetler Birliği'nin güney kanadını çevreleyen Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyeti, Karadeniz'e açılan kapısı ve Orta Doğu'ya uzanan jeopolitik konumuyla Batı ittifakının vazgeçilmez ülkelerinden biri hâline geldi.
Bununla birlikte Türkiye ile NATO ilişkileri hiçbir zaman yalnızca tam uyum içinde ilerlemedi. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan Amerikan silah ambargosu ise Türkiye'nin savunma alanında dışa bağımlılığının ne kadar büyük bir stratejik risk oluşturduğunu acı biçimde gösterdi. Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından ise PKK terörü, Irak ve Suriye krizleri, FETÖ elebaşının ABD'de yaşamaya devam etmesi, S-400 hava savunma sistemi nedeniyle yaşanan CAATSA yaptırımları ve F-35 programından çıkarılması gibi gelişmeler, Ankara ile bazı müttefikler arasında ciddi güven bunalımlarına yol açtı.
Buna rağmen Türkiye hiçbir zaman NATO'dan kopmayı tercih etmedi. Çünkü Ankara açısından mesele yalnızca bir askerî ittifakın parçası olmak değildi. Türkiye, coğrafyasının dayattığı güvenlik gerçekliği nedeniyle NATO içerisinde kalırken aynı zamanda kendi stratejik özerkliğini de güçlendirmeye çalıştı. Asıl dönüşüm de tam bu noktada başladı.
2000'li yıllarla birlikte Türkiye, savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltmayı devlet politikası hâline getirdi. Bir dönem mühimmatını, hava platformlarını ve elektronik sistemlerini büyük ölçüde dışarıdan tedarik eden Türkiye; bugün kendi insansız hava araçlarını geliştiren, savaş gemilerini inşa eden, hava savunma sistemlerini üreten, milli muharip uçağını test eden ve uzay teknolojilerine yatırım yapan bir ülkeye dönüştü.
Bayraktar TB2, Akıncı, Kızılelma, ANKA, HÜRJET, KAAN, MİLGEM, TCG Anadolu, HİSAR ve SİPER projeleri ile Çelik Kubbe eşgüdümlü hava savunma sistemleri yalnızca teknolojik başarılar değildir. Bunlar aynı zamanda Türkiye'nin NATO içerisindeki ağırlığını artıran stratejik çarpanlardır. Uzun yıllar boyunca "NATO'nun ikinci büyük kara ordusu" olarak anılan Türkiye, artık bu tanımı deniz gücü, hava gücü ve yüksek teknoloji kapasitesiyle destekleyen çok boyutlu bir askerî aktöre dönüşmektedir.
Bugün Karadeniz'den Akdeniz'e, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Orta Doğu'dan Afrika'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye'nin askerî ve diplomatik etkisi hissedilmektedir. NATO açısından bu yalnızca güçlü bir müttefik anlamına gelmiyor; aynı zamanda kriz bölgelerine erişim sağlayabilen, farklı aktörlerle aynı anda konuşabilen ve gerektiğinde arabuluculuk yapabilen eşsiz bir ortak anlamına geliyor.
İşte Türkiye'de gerçekleştirilen NATO Zirvesi de tam olarak bu yeni dönemin fotoğrafını verdi.
Ev sahipliğinden gündem kuruculuğuna
Ankara'da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi, Türkiye'nin İttifak içindeki dönüşümünün yalnızca diplomatik değil, sembolik bir ilanı niteliğindeydi. Yirmi iki yıl aradan sonra yeniden Türkiye'de düzenlenen zirvenin bu kez İstanbul'da değil, doğrudan başkentte ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleştirilmesi başlı başına bir mesajdı. Türkiye, NATO liderlerini artık İttifak'ın çevresinde duran bir müttefik olarak değil, karar merkezlerinden biri olma iddiasıyla ağırlıyordu.
Bu mesajın ilk işareti, zirvenin protokolünde görüldü. Liderler Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne gelişlerinde Millî Savunma Bakanlığı Mehteran Birliği'nin icra ettiği marşlarla karşılandı. Batı dünyasının askerî ittifakının liderlerinin, Osmanlı askerî geleneğinin en güçlü sembollerinden biri olan mehter eşliğinde karşılanması yalnızca folklorik bir tercih değildi. Türkiye kendi tarihini, askerî hafızasını ve devlet geleneğini saklamadan, hatta bunu zirvenin merkezine yerleştirerek ev sahipliği yaptı.
Bu görüntü bazı Avrupa ülkelerinde şaşkınlıkla, bazılarında ise rahatsızlıkla karşılandı. Özellikle Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis'in mehter eşliğinde karşılanması sosyal medyada geniş yankı buldu. Ancak zirvenin esas sembolik anlamı tam da buradaydı: Türkiye, Batılı bir ittifakın üyesi olabilmek için kendi tarihsel kimliğini geride bırakması gereken bir ülke olmadığını gösteriyordu. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılındaki Türkiye, Doğu ile Batı arasında kimlik arayan değil, her iki dünyanın da tarihsel ve siyasal kodlarını aynı masada taşıyabilen bir aktör olma iddiasındaydı.
Zirvenin sonunda liderlere takdim edilen hediyeler de benzer ölçüde dikkat çekiciydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO liderlerine isimleri kazınmış, Türk bayrağıyla süslenmiş ve altı mermiyle birlikte sunulan yerli üretim 357 Magnum revolverler hediye etti. "Gümüşay" adı verilen bu silahların sunumu, bazı Avrupa liderlerini kendi ülkelerindeki silah ve kamu hediyesi mevzuatı........
