Blitz
Richard Attenborough 1940 yılında on altı yaşındaydı. Londra bombalanırken sirenleri duydu, sığınakları gördü ve bir şehrin gece boyunca bombalanmasının ne anlama geldiğini öğrendi. Yarım asır sonra Pasifik'in ortasında dev bir kasırga bütün film ekibini korkuttuğunda odasında uyuyabilmesinin sebebi belki de buydu. Spielberg nasıl başardığını sorduğunda cevabı basitti: “Sevgili evladım, ben Blitz'den sağ çıktım.” Gazze ve Lübnan'da yaşayan insanlar Richard kadar şanslı değil. Onlar Blitz'den sağ çıkamıyorlar. Çünkü onların Blitz'i hiç bitmiyor.
Ömer Faruk Alimoğlu / Hukukçu
1992 yılında Steven Spielberg, sinema tarihinin en ikonik filmlerinden biri olacak Jurassic Park'ı Hawaii'deki Kauai Adası'nda çekiyordu. Çekimler devam ederken Iniki Kasırgası adayı vurdu; set durdu, oyuncular ve ekip kaldıkları otelin balo salonuna sığındı.
Bir kişi hariç: Richard Attenborough.
Filmde John Hammond'ı canlandıran İngiliz aktör odasından bile çıkmamış, üstelik kasırga boyunca uyumuştu. Spielberg daha sonra şaşkınlıkla bunu nasıl başardığını sorduğunda Attenborough gülümseyerek şu cevabı verdi:
"Sevgili evladım, ben Blitz'den sağ çıktım."
Güzel bir set hatırası gibi görünüyor. Fakat Blitz'i bilenler için bu cümlenin arkasında pek de gülümsetmeyen bir tarih var.
Çünkü bir İngiliz'e Blitz dediğinizde yalnızca bombardımandan söz etmiş olmazsınız. Sirenlerden, sığınaklardan, gece gökyüzünde duyulan uçaklardan, bir sonraki bombanın sizin evinize mi yoksa yan sokağa mı düşeceğini beklemekten ve sabah olduğunda komşunuzun evinin hâlâ yerinde olup olmadığını kontrol etmekten bahsedersiniz.
Kelimenin kökü Almanca Blitzkriegden, yani "yıldırım savaşı"ndan geliyordu. Nazi Almanyası 1939'da Polonya'yı işgal ettikten sonra Avrupa'nın üzerine adeta bir sel gibi yayıldı. Danimarka ve Norveç'in ardından Hollanda ve Belçika düştü, Fransa beklenmedik bir hızla yenildi. 1940 yazına gelindiğinde Batı Avrupa'da Hitler'in karşısında savaşmaya devam eden esas güç Britanya'ydı.
Alman planı başlangıçta Kraliyet Hava Kuvvetleri'ni ve Britanya'nın hava savunmasını etkisiz hâle getirmekti. Ancak savaş ilerledikçe havaalanlarının ve askerî tesislerin yanına fabrikalar, limanlar ve nihayet şehirler eklendi. 7 Eylül 1940'ta yüzlerce Alman uçağı Londra üzerinde belirdi ve başlayan bombardıman ertesi gece yeniden geldi. Sonra bir sonraki gece de.
Londra 57 gece üst üste bombalandı.
Blitz Mayıs 1941'e kadar sürdü. Coventry, Liverpool, Birmingham, Bristol, Manchester ve başka İngiliz şehirleri de ağır saldırılara uğradı; on binlerce sivil hayatını kaybetti, yüz binlerce ev hasar gördü veya tamamen yok oldu.
Bombardımanın askerî hedefleri vardı elbette. Fakat Nazi Almanyası'nın hesabı yalnızca fabrika veya liman imha etmek değildi. Savaşı cepheden çıkarıp insanların evine sokmak, sivil nüfusun iradesini kırmak ve Britanya'yı direnmenin bedelinin taşınamayacağına ikna etmek de hedefin parçasıydı.
Hitler Almanyası'nın Avrupa'ya bakışı zaten buna uygundu. Sınır, karşısında kendisini durdurabilecek bir güç bulunana kadar ilerletilebilirdi; antlaşmalar işe yaradıkları müddetçe anlamlıydı, hukuk ise gücün müsaade ettiği yere kadar geçerliydi. Polonya'nın işgaliyle başlayan süreç Avrupa'nın büyük bölümünün istilasına, sivillere yönelik sistematik suçlara ve nihayet insanlık tarihinin en büyük suçlarından biri olan Holokost'a kadar uzandı.
Dünya bunun bedelini milyonlarca insanın hayatıyla ödedi.
Ardından savaş bitti, Nürnberg yargılamaları yapıldı, Birleşmiş Milletler kuruldu, Cenevre hukukunun çerçevesi güçlendirildi ve insanlığın hafızasına iki kelime kazındı:
Seksen yıl sonra Gazze'ye bakınca insan ister istemez soruyor: Gerçekten öğrendik mi?
Çünkü tarihin tekrar etmesi için üniformaların, bayrakların ve faillerin aynı olması gerekmiyor. Tarih bazen yöntemleriyle........
